29 Mart 2017 Çarşamba

Uncharted: Drake's Fortune İncelemesi


Naughty Dog'un büyük eseri olan Uncharted'ın şanı 2007 yılına dayanıyor. Ana hikaye ile gitmeye kalkarsak, serinin ilk oyunu Drake's Fortune ile başladığımız serüvenimizde, Nathan Drake adlı, oldukça karizmatik, eğlenceli bir hırsızı kontrol ediyoruz, ki bu çok tatlı bir şey. Benim bir erkekte en sevdiğim davranış biçimlerinin toplamını Nathan oluşturuyor. O yüzden benim için Nathan'ı takip etmek çok daha eğlenceli bir hal aldı.

Hemen oyunun konusuyla başlayalım. Maceracı bir gazeteci olan Elena Fisher'ın, Francis Drake'in batık mezarını aramak için, Drake'in atası olduğunu düşündüğü hazine avcısı Nathan Drake'i kiralamasıyla başlıyoruz hikayeye. İşin sonunda Nathan ile birlikte mezarı buluyorlar ve mezardan beden yerine basit bir not defteri çıkarıyorlar. Nathan biraz incelediği zaman bu not defterinin, Francis Drake tarafından özellikle bırakılan ve onu altınlarla dolu olan şehre, El Dorado'ya götürecek bilgiler içerdiğini fark ediyor ve Elena'nın bu bilgiye ulaşmasını engellemek adına not defterini okumasına engel oluyor. İkili bu konuda tartışmaya başlamışken Nathan uzaktan gelen korsanları fark ediyor ve ilk aksiyonumuzu da o tekne içinde (basit bir şekilde) yaşıyoruz. Nathan ve Elena bu çarpışma sonrasında patlayan tekneden kaçarken Victor Sullivan (Sully) onları almak için deniz uçağıyla birlikte geliyor. Üçü birlikte tehlikeden uzaklaşıyorlar. Daha sonra Elena dışarıda patronu ya da ortağı ya da başka birisiyle durumu tartışırken Sully ve Nate de özel olarak Nate'in bulduğu defter üzerinde konuşuyorlar. İlk önce bu maceraya kendince karşı çıkan Sully, işin ucunda deli gibi para olduğunu öğrenince toparlanıyor ve Elena'yı atlatmaları gerektiğini söylüyor. Nathan, bu durumla alakalı ufacık bir vicdan yapmaya kalksa bile ikisi, Elena telefonla konuşurken kızı ekiyorlar ve not defterindeki ipuçları sayesinde Amazon'da bir yerlerdeki tapınağa geliyorlar.



Burada değişik yap bozları çözerek oradan oraya atlayarak biraz Prince Of Persia'cılık oynayarak sonunda El Dorado'nun bir şehir değil bir altından yapılmış bir heykel olduğunu ve İspanyollar tarafından ele geçirildiğini öğrenerek (yaklaşık 50 sene önce kadar falan) ardından bıraktığı izleri takip ediyorlar. Bu izler onları batık bir deniz altına kadar getiriyor ve burada Nathan içeriye girerek neler olduğuna bakarken, Sully'nin sesinin kesilmesiyle bir şeylerin ters gittiğini anlıyor. Bu esnada denizaltının içinde not defterinin kayıp parçasını da bulan Nathan, heykelin yerinin Pasifik adalardan birinde olduğunu tespit ediyor ve denizaltından çıkıyor. 

Burada anlıyoruz ki, Sully'nin başına gerçekten bir sıkıntı gelmiş. Adı Gabriel Roman olan ufak bir sıkıntı. Bu amcamız beyaz saçlı, kaslı vücuda sahip, aksanlı konuşan, şeytani bakışları olan bir adam olarak resmedilmiş. Karakterine tamamen uyan tipiyle gerçekten olması gerektiği izlenimi bırakan Gabriel ile tartışmalarının ardından Sully'yi vurur. Arbede esnasında Nathan'ın vurulmasını engelleyen şey ise denizaltının bir anda patlamaya başlaması olur. Bu noktadan sonra vurulmuş arkadaşı ile alakalı hiçbir şey yapamayacak olan Nathan için tek çare ise, kendi hayatını düşünmektir. Yani kaçar.

Kaçış esnasında Elena ile tekrar karşılaşan Nathan, Elena ile birlikte (tabi bu esnada sen niye geldin, sen niye beni bıraktın yok efendim anlaşmamız vardı tartışmaları da sürer) kaçarlarken Elena Nathan'a bu heykeli bulması konusunda yardımcı olacağını, hem üstelik ona bir hikaye borcu olduğunu söyler. Böylelikle ikili, not defterindeki ipucuyu takip ederek adadan uçakla kaçan ikili, Pasifik Okyanusun ortasındaki adaya yaklaştıkları esnada vurulurlar ve uçakları hızla düşer. 

Elbette ki ölmezler. Hikayenin daha başındayız. Zaten bu zamana kadar olan kısım oyuncuları hikayeye çekmek için olan kısımdı. Asıl ordu katletme muhabbeti şimdi başlıyor.

Uçak düştüğü vakit Nate ve Elena doğal olarak farklı taraflara savruluyorlar ve Nate, kızı kurtarmak için peşine düşüyor. Bu esnada adaya daha önce gelmiş, silahlı ve büyük olasılıkla yardım istese başına büyük dert alacağı adamları da yolda giderken katlediyor. Evet katlediyor, çünkü bir adada ne kadar fazla paralı asker olabilir ki? Öldür öldür bitmiyorlar. Hikayenin gidişatı sebebiyle Drake'in eski dostu(!) tarafından yakalanıyoruz ve hücrelerden birine Nate'ı tıkıyor. Bu esnada Elena bir yerlerden ortaya çıkıyor, Nate'i kurtarıyor ve birlikte tapınağı araştırmaya devam ediyorlar. Elena bu sırada Sully'yi fark ediyor ve ikili arasında "Sully bize ihanet etti. Gidip dövelim." fikri canlanıyor. Sully'yi yalnız yakaladıklarında ise gerçek ortaya çıkıyor. Roman gerçekten Sully'yi öldürmeye kalkmış ve cebindeki not defteri tarafından kurtarılmıştı. Roman da Sully'yi bu altın heykeli bulması için zorluyordu. Sully ile Nathan'ın geleceğini bildiğinden dolayı onları oyalamaya çalışıyordu. Ve tahmin ettiği gibi Nathan gelmişti. 

Eski dost ve akıl hocası olduğundan Nathan bu durumdan şüphe duymuyor ve üçü birlikte hareket edecekken bir hesaplama hatası yüzünden Sully geçmesi gereken geçitten geçemiyor ve arkada kalmak durumunda kalıyor. Elena ve Nate birlikte hareket ederek, Sully ile buluşacakları diğer yere doğru ilerlemeye başlıyorlar. Bu esnada Roman'ın adamlarına karşı (ordusuna karşı) büyük bir savaş vermeye devam ederken vücutları şekil değiştirmiş insanlarla da karşılaşmaya başlıyorlar (zombi sanki). Roman'ın adamları yetmezmiş gibi ne olduğunu anlamadıkları bu canavarlardan da kaçmaya başlıyorlar. Bir noktada Francis Drake'in ölmüş vücudunu bulan Nate, adamın arkasında bıraktığı mekupla birlikte zombilerin El Dorado tarafından lanetlenmiş askerler olduklarını anlıyor ve ne olursa olsun heykelin bu adadan çıkmaması gerektiğini, eğer çıkarsa dünyanın çok büyük bir kötülük ile karşı karşıya kalacağını anlıyor.

Burada bir es verelim ve biraz oyun dinamiklerine bakalım. Oyunun türlü türlü yerlerinde not defterinden de yarım alarak puzzle çözme durumu mevcut. Biraz tempoyu düşürmek adına bu yöntemi tercih etmişler sanırım. Güzel de olmuş ama bazı yerlerde artık abarttıklarını düşünmedim değil. Çok fazla zorladıkları yerler de olmuş. Yani zaten 1000 kişi falan öldürmek zorunda kalmak da gerçek dışı gelse bile sonuçta oyun. Aksiyon yaratmak şart.

Neyse devam edelim.

Nate bu gerçeği idrak etmeye çalışırken Roman, Elena'yı yakalıyor ve Nate'a karşı kızı kullanmaya kalkıyor. Nate ve Sully, kızı kurtarmak için Roman'ı takip ettiklerinde, sonunda El Dorado heykelini tüm grup hep birlikte buluyorlar. Roman, tuttuğu adam Navarro'nun gazına gelerek heykeli açıyor ve heykelin laneti yüzünden zombileşerek ölüyor. Bu noktada Navarro'nun aslında Roman'ı heykeli bulmak için kullandığı ortaya çıkıyor. Heykeli isteyene satıp deli gibi zengin olmayı planlayan Navarro ile final boss havasında yüzleştikten sonra El Dorado, Pasifik Okyanusu'nun diplerine doğru kalan yolculuğuna devam ediyor. 


Son sahnede, Elena ve Nate, Sully'nin kullandığı teknede konuşup birbirlerine sarılıyorlar. Drake's Fortune böyle bitiyor.


  • Peki oynamalı mıyız?
Çok fazla oyuncu bir insan olmamakla birlikte oyunların hikayelerinin her şeyleri olduklarını düşünen birisiyim. Birçok oyun hakkında az çok bilgi sahibiyimdir. Uncharted serisi, başlangıç olarak özellikle bu hikaye, sizlere Indiana Jones hissi vermiş olabilir ama hikaye bana göre ciddi manada çok güzeldi. Flörtleşmeler, maceralar, iyi adamla kötü adam arasındaki ayrımlar, hırsız bile olsalar en azından... Muntazam işlenmişti. Mistik ögeleri iyi yerleştirmiş olmaları oldukça güzeldi. Oyunun karanlık bir havası olmaması, oldukça tatlı bir hava katmıştı ve hey, sonuçta Uncharted serisinin başlangıcı. Oldukça güzel bir hikayenin açılış parçası. Elbette ki oynamalısınız. Ama oyun oynamayı sevmiyorsanız bile, oturup bunu izleyebilirsiniz. İnanın film gibi akıp gidecektir.

  • Kötü yanları?
Evet mistik ögeleri var güzeldi, ama yani bir orduyu tek başına öldürmek nedir? Eh o dönemin AI'yından da fazla bir şey beklenmemesi gerektiğini düşününce... Bunları kötü olarak düşünebilirsiniz, ama tabii ki oyunun efsaneleşmiş olmasına gölge düşürmeyecektir. Ayrıca... Sonuçta bu bir oyun. Bir ordu öldürmesi gerekiyordu, yoksa sahneleri dolduramazlardı ve film değil bu. İnsanlar birilerine ateş etmek istiyor :)


Bir sonraki yazımda görüşünceye dek sevgiyle kalın :)

Beni sosyal hesaplardan takip etmek için:
Instagram
Twitter
Facebook

19 Mart 2017 Pazar

Harry Potter And The Cursed Child || Harry Potter ve Lanetli Çocuk Kitap İncelemesi - Fiyasko mu? Harika mı?

Daha çıktığı ilk zamanlarda kitabı okuyup, daha sonra hakkında yazmayı resmen ertelediğim bir hikayeyi sizinle paylaşmak istiyorum bugün. Harry Potter Evreni'nin son göz bebeği, Lanetli Çocuk, Yani Harry Potter And The Cursed Child.



Ne yazık ki ülkemizde oyununu izlemek imkansız, ama kitabı tüm kitapçılarda bulmak mümkün. Ben de kitabını hemen temin etmiş ve okumuş bir insan olarak inceleme yazısı yazmayı görev biliyorum. Hadi biraz inceleyelim mi? Bakalım, Lanetli Çocuk neymiş.

King's Cross'ta başlıyor kitap. Kitap derken, zannetmeyin ki gerçekten roman. Hayır, bu bir senaryo. Tiyatronun yazılı anlatımı. Sahnenin yüzeysel bir anlatımından sonra diyaloglara geçiyor. 7. kitabın sonunda bıraktığımız yerde, 19 yıl sonraki bölümde başlıyor hikaye. Hatırlarsınız, Harry ve Ginny evlenmiş, 3 de çocukları olmuştu. James en büyüğü, daha sonra Albus Severus geliyor ve daha sonra da Lily. Albus, henüz Hogwarts'a başlayacak ve James ona Slytherin'e girebileceğini söyleyip Albus'u sinir ediyor. Ron ve Hermione de geliyor. Kızları olmuş, adı Rose. Bir aile görüyoruz kısacası çocuklarını Hogwarts'a uğurlayan. Ama bu ailede Harry, Ron ve Hermione var ve herkes bu aileye bakıyor. Bundan rahatsız olan Hermione de "Gidebilir miyiz? Herkes buraya bakıyor." diyor. Ginny de ekliyor. "Siz üçünüz bir aradayken herkes size bakıyor. Bir arada olmasanız bile, herkes size bakıyor."



Aslında hikayenin kilit cümlelerinden biri. Bu cümle, gelecekte olan her şeyin de özeti. Harry, Ron ve Hermione, henüz 17 yaşında koskoca kara büyücü olan Tom Riddle'yi, nam-i diğer Lord Voldemort'u haklamış olan efsane üçlü. Büyüdüler ve aile kurdular. Harry seherbaz olmuş ve Ron daha sonra seherbazlığı bırakıp George ile birlikte şakacı dükkanını işletmeye başlamış. Harry ve Hermione bakanlığa geçmiş, Hermione Sihir Bakanı olmuş. Kısacası, bu çocuklar büyümüş ve büyük insanlar olmuşlar. Büyük yerlere gelmişler. Bu da çocuklarının karakterini çok etkilemiş.

Harry, Albus ve Ginny
James, tam bir Gryffindor karakteri taşıyor. Kendini beğenmiş, şen şakrak. Esprili, eğlenceli. Harry onu çok iyi anlıyor ve onunla çok rahat iletişime geçiyor. Ama Albus için öyle değil. Albus, karakter olarak James'ten uzak. Sessiz, sakin. Daha çekingen. Daha karanlık. Daha gizemli. Tüm bunların sonucunda da Slytherin'e girerek, Büyük Harry Potter'ın mirasına leke sürdüğünü düşünecek kadar aşağılık kompleksli. Ve babasıyla bir türlü tatminkar bir iletişim kuramayışının verdiği sıkıntılarla, babasına karşı içinde gittikçe büyüttüğü hırsıyla iş yapmaya kalkıyor. Bu esnada birinci sınıfta Draco Malfoy'un tek çocuğu olan Scorpius ile tanışıp dost olmaları da (daha çok bromance de bana göre...) olaya tuz biber ekiyor.

Neyse böyle böyle gide gele 1. perdenin 6. sahnesine geliyor. Harry ve Ginny'nin evi. Eskilerden tanıdığımız yaşlı bir adam ile Harry tartışıyorlar. Yaşlı adamın adı Amos Diggory'dir. Bildiğiniz Cedric Diggory'nin babası. Amos, öfkeyle Harry ile konuşur ve çok uzun zamandır onunla konuşmak için beklediğini belirtir. Ama Harry durmadan randevularını erteliyor ve Amos ile görüşmeyi reddediyordur. Amos da sonunda çareyi Harry'nin evine gelmekle bulmuştur ama Harry bu durumdan çok rahatsızdır. Nasıl olmayasın ki, sonuçta aslında sorumlu olmadığın halde, seni öldürmek için yapılan bir düzenekte masum bir çocuk öldürülmüştür ve babası çok açık bir şekilde seni sorumlu tutmaktadır. Amos o gece de böyle yapar. Harry'ye "Oğlum senin yüzünden öldü ve onu geri getirmeme yardımcı ol." diyor. Çok yakın zamanda bulunan ve bakanlıkta bulunan, 3. kitapta oldukça yakından bildiğimiz zaman döndürücülerden birinin varlığından haberdar olan Amos, açık bir şekilde Harry'ye o aleti kullanmasını, geçmişe gidip Cedric'in ölmemesini sağlamasını istiyor. Harry bunu kesin ve net biçimde reddediyor.

Harry ve Albus, Albus'un odasunda tartışırken
Bunlara kulak misafiri olan Albus ise o sırada Delphini Diggory adında bir kız tarafından korkutulur. Delphi ona amcası Amos ile birlikte geldiğini ve Amos ile ilgilendiğini söyler. Albus da kendisini tanıttığı zaman Delphi de geri kalan herkes gibi "Harry Potter'ın oğlu olmak" temalı bir konuşma yapar.

Amos ve Delphi gittikten sonra Harry çocuklarına okul öncesi bir hediye verme niyetine girer. Keza dayıları Ron da hepsine bir hediye vermiştir. Hediye paketini açan Albus, Harry'nin bebekken sarıldığı ve halasıyla eniştesinin kapısına bırakıldığı battaniyeyi vermiştir.  Harry açıklama olarak şöyle bir şey söyler:
"James uzun zamandır Görünmezlik Pelerini'ni istiyordu. Sen de artık 14 yaşındasın. Sana anlamlı bir şey vermek istedim."
Albus da sinirlenerek "Görünmezlik Pelerini, sihirli kanatlar mantıklı; ama ya bu? Bir bebek battaniyesiyle ben ne yapabilirim?" der ve baba oğul hararetli bir kavgaya tutuşurlar. Albus bu kavga sonunda "Keşke babam olmasaydın." der. Harry de altta kalmaz. "Benim de keşke oğlum olmasaydın dediğim zamanlar oluyor." der. Bu konuşma ikisi arasında büyük bir çatırdamaya sebep olur. Keza bu konuşmanın sonunda Albus, babasından intikam almak niyetiyle Scorpius ile birlikte Bakanlık'takı zaman döndürücüyü çalıp Cedric'i geri getirmeyi kafaya koyar.

Keza yapar da. Zaman döndürücüyü çalarlar. Bu esnada Harry ise 22 yıldır başına gelmeyen bir şey ile uğraşmak durumunda kalır. Yara izi acımaya başlar ve kabusları tekrarlar.

Harry kabus gördüğü için Ginny ile konuşurken
Birinci geri gidişlerinde 1994 yılındaki Üç Büyücü Turnuvası'na giderler. Ejderhalarla savaşıp altın yumurtayı alacakları sırada Albus ve Scorpius'un müdahalesiyle karşılaşan Cedric başarısız olur ve Cedric turnuvadan elenir. Bu esnada Albus ve Scorpius da geri döner. Cedric'in turnuvadan elenmesiyle şimdiki zamana geri döndüklerinde Ron ve Hermione evli değildir. Çocukları Rose hiç olmamıştır. Ron, Padme ile evlenmiştir ve Panju adında bir çocukları vardır. Üstelik Albus da Gryffindor'a seçilmiştir. Hermione ise artık Sihir Bakanı değildir. Hogwarts'ta Karanlık Sanatlara Karşı Savunma Profesörü olmuştur. Her şey ters gitmiştir. Hayatları altüst olmuştur ve bunun tek yolu tekrar zamanda geriye dönmektir.
Bu sefer Cedric Diggory'yi göle girdikleri vakit, Devleştirme Büyüsü yaparak biraz da utandırarak turnuvadan elenmesine sebep olurlar. Geri döndüklerinde Albus ortada yoktur. Dolores Umbridge, Hogwarts müdürüdür ve Scorpius, iyi ve tatlı bir çocuk olan Scorpius tamamen korkunç bir karakterde olduğunu öğrenir. Anlaşılan odur ki, Cedric ölmemiş ve küçük düşürülmenin öfkesiyle Voldemort'a katılmıştır. Voldemort, Harry'yi öldürmeyi başarmıştır. Doğal olarak Albus hiç var olmamıştır. Üstelik Snape yaşamaktadır.

Draco ve Scorpius Malfoy
Scorpius, olayları öğrendikten sonra Snape'ye olanları açıklar. Harry'nin başka bir zamanda kendi oğluna onun  adını verdiğini söyler. Snape, Scorpius'u Ron ve Hermoine'ye (ki o zaman kaçak olarak aranmaktadırlar) götürür. Bu sefer Ron, Hermione, Snape ve Scorpius geriye dönerler. Albus'un Cedric'e müdahele etmesin engeller. Neyse olaylar gelişir ve en sonunda Scorpius kendi dünyasına geri dönmeyi başarır. Albus yanındadır ve Slytherin'dir. Her şey düzelmiştir. Harry ve Albus yüzleşir ve aralarındaki sorunu çözerler. Mutlu sona gelinmiştir. Tek bir farkla. Delphi hala kuzeninin geri getirilmesini istemektedir. Scorpius ve Albus, bunu yapmamanın herkes için daha iyi olduğunu söylerler. Delphi de ikna olmuş gibi gözüküp zaman döndürücüyü yok etmek için eline alır. Orada, Scorpius, Albus ve Delphi yüzleşirler ve Delphi'nin Voldemort'un kızı olduğu ortaya çıkar. 

Delphi, Albus ve Scorpius ile birlikte geçmişe gider ve işleri kendi bildiği yönden yapmaya kalkar ama çocuklar engel olur. Bunun üzerine Delphi, 31 Ekim 1981 yılına dönerek Voldemort'u durdurarak laneti yenmeyi amaçlar. Albus ve Scorpius ise, Harry'nin bebeklik battaniyesine mesaj yazarak ailelerini 31 Ekim 1981 senesine çekmeyi planlarlar ve başarılı olurlar. Harry, Ginny, Hermione, Ron ve Draco, çocuklarının mesajını almış bir şekilde, Draco Malfoy'un babasından kalma bir zaman döndürücü sayesinde geçmişe dönerler ve Delphi'yi yakalarlar. Daha sonra hep birlikte tarihin olması gerektiği gibi akışına izin verirler ve günümüze geri dönerler. Albus ve Harry bundan sonra daha iyi bir ilişkiye sahip olma ve daha anlayışlı olma konusunda birbirlerine söz verirler. Hikaye de bu şekilde biter.

Şimdi bu özetle birlikte değinmek istediklerime gelelim.

Ron, Hermione ve kızları Rose


     1.   Hermione ve Ron ilişkisi/ Ron'un Karakteri

Aslında burada esas değinmemiz gereken şey Ron'un karakteri. Aman Yarabbi, adamı rezil etmişler arkadaşlar. Evet, Ron her zaman naif bir yapıdaydı. Evet Ron her zaman biraz çocuksuydu bunu biliyoruz ama Voldemort ile olan serüvende Ron da çok büyümüştü. Gerek kitap gerekse filmlerde. Hele hele şaka muhabbeti? Şaka dükkanı işletmek? Elbette ki Fred'in kaybından sonra George ile yakınlaşıp birlikte iş yürütmeleri normal. Onlar kardeş. Ama Ron hiçbir zaman bir Fred olamaz. Oyunda Ron'u tamamen Fred gibi bir profille canlandırmışlar. Şakacı, çocuksu. Dalga geçen. Ciddiyetten komple uzak. Hermione gibi bir karakterin yanında duramayacağı gibi, gerçek Ron'un tırnağı bile olamaz. Kitabı okurken özellikle sinirlendiren bir detaydı bu. Tamam, tiyatro falan, başka biri devreye giriyor. Ama Ron Weasley bir karakterdir. Nasıl bu adamın kişiliğini komple değiştirebilirsiniz? J.K. Rowling bu karakterin yaratıcısı ama bu karakterler dünyadaki birçok insan tarafından tanınan ve kitaplardaki gibi kabul edilen karakterlerdir. Yaratan benim deyip keyfince nasıl karakterin kişiliğini değiştirebilirsin? Daha sonra bir konuşmasında J.K. Rowling bunu desteklemek adına "Ron zaten çocuksuydu, olgunlaşmamıştı." falan gibi bir şeyler söylemiş. Ne alaka? Bence Ron gayet olgunlaşmıştı o kitaplarda yaşadıklarından sonra. Kısacası olmamııış.

     2. Cursed Child da ne?
Aslında iki tane başrol etrafında dolanan bir oyun bu. Albus ve Scorpius. Scorpius için Lord Voldemort'un çocuğu diye söylentiler dolaşıyor kitap boyunca. Draco Malfoy özellikle bu söylentileri şiddetle reddettiği gibi birkaç kere Harry'ye de bu söylentilerin çıkmasına izin vermemesi adına uyarıda bulunuyor ama Harry pek takmıyor. En sonunda bu çocuk muhabbetinin Delphi'ye ait olduğu söyleniyor. Amos da Delphi benim yeğenim değil ki diyerek son noktayı koyunca işler anlaşılıyor. Peki ya Lanetli Çocuk nedir? Acaba Lanetli Çocuk derken, Harry'nin geleceğini şekillendiren sıkıntılı çocukluk sürecine atıfta mı bulunulmak istendi? Çünkü ortada bana göre lanetli tek bir çocuk bile yok. 
     3. Hikayenin komple kendisi
Gerçek bir roman olmadığından tiyatro senaryosu olduğundan dolayı betimleme, diyaloglar çok yüzeysel ve çok yapmacık kalmıştı. Belki hikayeyi görsel olarak izleyebilseydim bu şekilde düşünmeyecektim. Ama bana göre olgunlaşmayan Ron değil, hikayenin kendisiydi. 7 Kitaplık bir Harry Potter serisine bu hikayeyi 8. ve devam hikayesi olarak çıkarmaları yanlış oldu bana göre. Evet, bu hikayeye gönül verenlerin 2 tane merak ettikleri şey vardı. 1. Harry'nin geleceği. 2. Harry'nin ailesinin dönemi. Harry'nin geleceğine şahit olabildik ama karakterlerin hiçbiri bıraktığımız karakter olmadığından dolayı rahatsızlık duydum. Yabancıladım. Şimdi diyeceksiniz, 20 yıl içinde insanlar değişmez mi? Değişir evet. Değişmeli de. Ama bana öyle geldi ki tüm karakterler bambaşka insanlar gibiydi. Harry'de Harry'yi göremedim. Hermione'de Hermione'yi... Ron zaten Ron değildi yani.
     4. Scorpius
En sevdiğim karakter yahu. Scorpius. Albus'un Harry'nin oğlu olmasından çok daha ağır bir şeyle uğraşan ama buna rağmen hayata olumlu bakmayı başarabilen bir karakter Scorpius. İnanılmaz tatlı, sıcak. Slytherin olamayacak kadar sıcakkanlı bir çocuk. Resmen Slytherin'e bakış açımızı değiştirecek bir karakter bu. Üstelik Rose karakterine daha birinci sınıftan beri aşık olması, kalbinin güzellikle atması... Resmen diyorsun ki, "Eeeeeey Salazar Slytherin! Utan utan! İsteyince nasıl da oluyormuş."

Kısacası, hikaye, çok akıllıca bir hikayeydi ama tiyatro oluşundan dolayı ya da yabancı insanların kalemi değdiğinden dolayı mıdır nedir, eksik kalmış farklılaşmış. Bu da bence birçok insanın rahatsız olmasına vesile olmuştur benim gibi. Yine de, iyi yanından bakarsak hikayeye, sonuç olarak geleceğe ışık tuttu mu tuttu. Voldemort'un Bellartrix'ten çocuğu olmuş yahu. Daha ne?

Okuduğunuz için teşekkür ederim. Bir sonraki yazımda görüşünceye dek, sevgiyle kalın :)

Beni takip edebileceğiniz hesaplar:
Instagram
Twitter
Facebook

17 Mart 2017 Cuma

Logan Film İncelemesi

Merhaba, merhaba, merhaba! Logan'ın, X-Men'in şahının, Marvel'ın destansı, karakterli karakteri Logan'ın, nam-ı diğer Wolverine'nin zamanı, filmdeki afişinde de söylendiği gibi, geldi. Gelmesine geldi, ama yıktı geçti hepimizi. Şimdi, filme sanki peygambermiş, tövbe estağfurullah nasıl bir şeymiş gibi bir muamele çekmek de istemiyorum, ama öncekilerden veya sonraki filmlerden soyutladığımız zaman, yani özetle, filme tek bir açıdan baktığımız zaman, gözlerimiz dolmadı değil. Evet, çok güzel filmdi. Harika bir filmdi. Bir veda filmiydi. Veda filminin verdiği etkiyle de filmin sonunda ağladım mı? Ben ağladım arkadaş.



--DİKKAT SPOYLER ŞEYSİ İÇERİR--

Yani şimdi X-Men'i, X-Men ile kıyaslamayı uygun gördüğümden, Logan'ı da bu yönde tartıp eleştirmekte fayda görüyorum, ama önce bilmeyenler olabilir diye düşünerek, Logan filminin hikayesinin ne alaka olduğunu bir anlatalım. Logan Filmi, aslında çizgi romanlarda geçen Old Man Logan Mini Serisine ait bir hikaye. Bu hikaye, alternatif/paralel bir evrende geçen, işlerin X-Men için oldukça ters gittiği bir evrende geçiyor. Ama film sektörüne geçtiğimizde Marvel, bu mini seriyi, ana serideki Wolverine ve Xaiver'in finali şeklinde harmanlamış ve bize harika bir veda filmi yaratmış. Logan'dan önceki son 2 filme bir göz gezdirelim önce. Deadpool'u es geçiyorum. Deadpool bambaşka bir hikaye. Onun X-Men serisiyle şimdilik alakasız tutalım. Benim bahsettiğim Apocalypse ve Days of Future Past.

Apocalypse, X-Men'in ne ara, nasıl X-Men olduğuna ışık tutarken, Days Of Future Past ise, gelecekte dünyanın nasıl yok olduğu ve X-Men'in işleri nasıl geri çevirdiğini anlatıyordu hatırlarsınız. Bu iki filmin bize hissettirdiği tüm o karanlık, kötü ihtimalin olduğu noktada bile yine de X-Men'in her daim var olacağını, Wolverine'nin, her daim günü kurtaracağını hissetmiştik. İşte bu sebepten bu son 2 film ile karşılaştırdığımızda, Logan, tokadı bastı, ensemize vurdu, lokmamızı önümüzden aldı. Ne düşüneceğimizi şaşırdık. Sevmeli miyiz, sevmemeli miyiz? Oturup ağlamalı mıyız? Yoksa ne yapmalıyız? Evet, tam olarak karışıklık bıraktı bize. Oysa X-Men geri dönmüştü, Jean, Scott geri dönmüşlerdi. Ne bileyim, daha izlememiz gereken çok fazla hikaye vardı. Biz daha Wolverine'yi, Xavier'i ve diğerlerini görebilirdik. Henüz hikaye bitmemeliydi. 


Ama Logan ile birlikte Marvel resmen bizi paramparça etti. Çünkü Artık Wolverine, Xavier olmayacaktı. Hikaye bitmişti, artık yeni neslin gelme vaktiydi X-Men için. 

Şimdi tüm bu detaylar ile birlikte baktığımız zaman, henüz X-Men filmi ile hayatıma girmiş olan toy Wolverine'nin, o vahşi doğasından sıyrılıp, evrimleşip bir insan olduğunu tüm fimler boyunca yavaş yavaş, sindire sindire hissettiğimiz Wolverine'nin sonunda bir insanın gelebileceği son noktaya, ölüme geldiğini görmek, keza aynı şekilde, asla ama asla düşmeyeceğini düştüğümüz, güçlü Xavier'in, zihninin bile yaşlılığa karşı koyamayışını görmemiz, ince bir sızı gibi yüreğimizi dağlamadı mı?

Xavier'i izlerken, ben tabii ki biraz daha duygusallaştım. Keza daha bir sene bile olmadı, sevgili babannemi kaybedeli. Yaşlılık, zor bir şey. Her geçen vakit, genç vücudumuz bize bunu henüz hissettirmese de, yıllar geçiyor. Bizler artık yaşlanıyoruz. Evet, büyüme evresi birçoğumuz için durdu. Artık her geçen yıl, bizim için yaşlanmaya başladığımız bir nokta ve bu hayatta ne yaptığımızı düşünmeden edemiyoruz. Ne yapıyoruz? Bundan 1 sene sonra, 5 sene sonra, 10, 20 sene sonra nerede olacağız? Evlenmiş olur muyuz? Çocuğumuz olur mu? Gecemizi gündüzümüze kattığımız bir şeyler var belki. Acaba iyi bir noktaya geldi mi işler? Hayat bizim için iyi bir noktaya gitmiş mi?

Peki ya 90 yaşını görebilecek miyiz? Zihnimiz, 90 yaşında bizim yanımızda durmaya devam edecek mi? Yoksa vücudumuz yavaş yavaş çökerken, zihnimiz bize hala güçlü olduğumuzu söyleyip bizi kandırmaya mı çalışacak? Ya bunamaya başlarsak? Ya hiçbir şey hatırlayamadığımız bir noktaya gelirsek? O zaman ne olacak? 

İşte Xavier, şimdiye kadar düşündüğüm tüm bu soruların cevabını bana verir gibiydi bu filmde. Yaş alıyorduk. Zaman durmuyordu, ilerliyordu. Elin filmindeki karakter için bile bu geçerliydi. Benim için neden olmasın? 


Xavier'in mutant gücü zihnidir biliyorsunuz. Onun kadar güçlüsü kolay gelmez, kolay da gitmez. X-Men'in başına gelen ne varsa, Xavier'in başının altından çıkması da bizim için garipsenecek bir şey değil. Keza, X-Men Xavier sayesinde var oldu. Ama Xavier yüzünden yok olan bir X-Men düşüncesi, beni çok rahatsız etti. Filmde birkaç yerde geçmişten söz ediliyor. En iyi söz edilen yer ise, arabada yol aldıkları sahnede oluyor. Kumarhane sahnesinden sonra, orada olanları açıklamak için radyodaki spiker'in 6 sene önce olan bir olaydan söz etmesiyle birlikte üç aşağı beş yukarı neler olduğunu anlıyoruz. Xavier artık çok yaşlıydı ve zihni kontrolden çıkıyordu. Bu yaşlı adam, güçsüzleşen vücuduyla birlikte, güçlerini kontrol edecek olan iradeyi de kaybediyordu ve yenik düşmüş vücudu, zihnini kaldıramıyor, bu da nöbetlere sebep oluyordu. Ama bu nöbet, sadece kendisine değil, etrafındaki tüm mutantlara ve hatta insanlara zarar veriyordu. Kısacası, gün Xavier'i yenip geçmiş, kitle imha silahı haline gelmişti. Ve işte Westchester'da da bu nöbetlerden birisini geçirmiş olması, üstelik de kimsenin bu nöbetlere hazırlık olmadığını anlamak zor bir şey değil. Belki Wolverine yanında değildi, belki başka bir şey oldu, ama işin sonunda Xavier, bir nöbetle birlikte kurduğu her şeyi kaybetmiş oldu. X-Men bu şekilde yıkılmıştı. 


Bundan sonrası ise, Xavier ve Wolverine için oldukça sıkıntılı bir süreç olacaktı. Çünkü hem kaybettiklerinin acısı, hem de birinin Xavier'e göz kulak olması gerektiği, en azından ölene dek, günyüzüne çıkmıştı. O artık yaşlı ve bakıma muhtaç bir adamdı. Üstelik her geçen dakika daha fazla nöbet geçiriyor ve daha fazla tehlikeli oluyordu. Yalnız bırakılamazdı. 

Eh bir de diyoruz ya, paralel evren gerçeği. Mutantlar için hiçbir şey iyi gitmemiş. X-Men gibi kontrol mekanizmaları da çökmüşse, kötüler başta, başta olması gerekenler kaçak konuma düşmüşse, Wolverine için işler daha sıkıntılı bir hal alacaktı. Çünkü 300 seneye aşkın vücudu artık yaşlanıyor ve vücuduna enjekte edilmiş olan, onu ölmekten men eden, ama içten içe parçalayan zehir artık etkisini tamamen gösteriyordu. 

İtiraf etmem gerekiyor ki, yaşlanan bir Wolverine imajı beni derinden sarstı. Bu kadar çekici bir karakterin, evet ben Wolverine karakterini oldum olası hep daha seksi bulmuşumdur (hatta Jean'in inatla niye Scott'ı seçtiğini ve veletken izlediğim çizgi film serisinde bile onunla neden evlendiğini dahi anlayamamışımdır. Yani küçüklüğümden beri Wolverine'ci bir insandım. Scott'ı döver geçerim.), bu kadar yaşlanabilmesini hazmedemedim. Bana sanki Wolverine ölümsüz gibi gelmiştir hep. Herkes gidecek, o dımdızlak ortada öyle kalacakmış gibi hissederdim hep. Buna güvenirdim yani. Logan'a da veda etmek varmış.


Tüm bu karmaşanın içinde X-23 ile bizi tanıştıran bir film oldu Logan. X-23, Logan'ın DNA'sından kopyalanmış küçük bir yavrucak lakin hayat ona acımasız davranmış. Mükemmel askeri yaratmak için yürütülen bir programın kurbanı olan onlarca çocuktan sadece bir tanesi olan X-23, X-24'ün ortaya çıkışıyla birlikte ki onu da Wolverine'nin daha genç bir kopyası olması oldukça ironikti, değer kaybediyor. Programı yürütenler, herhalde maliyetten kurtulmak ve güvenlik zaafını ortadan kaldırmak amacıyla bu çocukları teker teker öldürmeye başlıyor. O laboratuardaki bakıcılar sayesinde bir grup çocuk kaçmayı başarıyor ve X-23'ün Logan ile karşılaşması da bu sayede oluyor. Her ne olursa olsun Logan'ın dede olacak yaşta zorla babalık rolünü de almak zorunda kalması, Xavier'in bakıma muhtaçlığı ile birleşince bir kaosa dönüşüyor. Zaten Wolverine2nin baba olacak bir tarafı yoktu. Çok iyi bir dost, elbette ama babalık?
Filmin sonuna kadar da bu böyle sürdü. X-23 ve diğerlerini kurtarmak için kendisini feda etmesi, kızına söylediği son cümlenin "Onların istediği gibi biri olma."deyişiyle birlikte kızını kurtarmış oluşunun gururu ve babalık hissini hayatında bir kez olsun tadabilmenin sevinciyle bu dünyadan göç ediyor. X-23 ise ona olan saygısıyla mezarındaki haçı X haline getirdi. Burası da oldukça önemli bir sahneydi. Çünkü bu sahneyle brlikte X-Men resmi olarak sonlanmış oldu.

Ama bu X-Men macerasının tamamen bittiği anlamına mı geliyor? Apocalypse ile birlikte başlayan, karakterlerin gençliklerini anlatan X-Men serisi devam edecek gibi görünüyor. 2018 yılıyla birlikte nurtopu gibi bir X-Men filmi daha geliyor. Supernova adı verilen bu filmde, Jean Grey ve onun karanlık tarafına bir yolculuk yapacakmışız gibi duruyor.

Okuduğunuz için teşekkür ederim. Bir sonraki yazıda görüşünceye dek, sevgiyle kalın :)

Beni takip edebileceğiniz hesaplar:
Instagram
Twitter
Facebook

    12 Mart 2017 Pazar

    A Street Cat Named Bob || Sokak Kedisi Bob Film İncelemesi

    Merhaba arkadaşlar! Sizinle gerçekten sonunda zırıl zırıl ağlamama sebep olan bir filmi konuşmak istiyorum. Bir kitaptan uyarlanan bu film, gerçekten hayvan sevgisini tüm saflığıyla bize kanıtlayacak bir süreç sunuyor.

    -- DİKKAT SPOILER İÇEREBİLİR --



    Boşanmış anne babanın ilgisiz, sevgisiz kaldığı bir çocuk olduğunuzu düşünün. İşler sizin için hiç iyi gitmiyor ve bir şekilde uyuşturucu batağına düşüyorsunuz. Sizin için zamanında müdahale gerçekleşmiyor. Doğru adımlar atılmıyor. İşin sonunda kendinizi sokaklarda, sizin gibi uyuşturucu bağımlısı insanların arasında buluyorsunuz. Bu bataklıktan kurtulmayı çok istiyorsunuz, ama bağımlılığın ufak bir sigaradan tut, şekere kadar bile bu kadar katı etkileri varken; koskoca eroine, kokaine nasıl etkisi olmasın? 

    İşte bu bilindik hikaye, aynı zamanda birinin yaşadığı gerçek bir hayat. James'in hikayesi bu. James, daha küçük yaşta verdiği yanlış kararların sonucunda dibi görmüş genç bir adamdır. Uyuşturucu batağından kurtulmak ister ama bir türlü uyuşturucu bırakacak gücü yoktur. Çöplerden yemek toplayarak, sokakta gitar çalarak üç beş kuruşu bir araya getirmeye çalışan gariban bir genç adam... 

    James uyuşturucuyu bırakmak için kararlı olduğu zaman ona temin edilen ev sayesinde belki de aylar sonra ilk defa sıcak bir su eşliğinde banyo yaparken, hiç tekin olmayan mahallesinde, hiç tekin olmayan evinde bazı tıkırtılar duyar. Sesi kimin çıkardığını anlamak için etrafı dolandığında, büyük olasılıkla açlıktan eve girip yiyecek bir şey bulmayı planlayan, sarman bir kediyle karşılaşır. Hayvana acıyıp ona yiyecek bir şeyler ayarlayan James, daha sonra başına gelecekleri hiç tahmin etmez. Çünkü sarman kedi, James'in yanından ayrılmaya hiç niyetli değildir. Adeta James'i kendisi seçmiştir.


    James, bu sarman kediyle birlikte, daha sonra komşusu tarafından ismi Bob koyulur, bağımlılığından kurtulur, sokaklarda gitar çalarak para kazanmaya başlar. Bu kedinin yanından hiç ayrılmadığını gören bir yayınevi görevlisi tarafından keşfedilir ve kendi hikayesini kitaplaştırmak için anlaşma sağlar. James ve Bob'un arasındaki dostluk o kadar çok dikkat çeker ki, bu birliktelik sayesinde hem Bob'un hem de James'in hayatları maddi açıdan da kurtulur. Ama James en büyük savaşını, Bob'un destek olacağını düşünerek uyuşturucuyu tamamen hayatından çıkarmakla verir. Keza uyuşturucudan tamamen kurtulmak demek, uyuşturucu isteğini bastırması için doktor gözetiminde aldığı ilaçları da bırakması demektir ve bu durum noksanlığa sebep olacağından hiç de tekin olmayan bir sürece girmesine, ağrılar çekmesine sebep olacaktır. Ama James, sevgili dostu, hayat yoldaşı Bob'un onu hiçbir zaman bırakmayacağını bilerek, hayatında bir kez olsun birisinin ona bu denli güvenip sahiplendiğini görerek, kısaca sevginin verdiği güçle bu savaşa girer ve başarılı da olur. James, Bob sayesinde uyuşturucudan kurtulur.

    Bu filmi güzel yapan en iyi taraf da, bu hikayenin tamamen gerçek olması. Bob'un yaşaması, James'in var olması. Ve en muhteşem yanı ise, gerçek manada hayvan sevgisi aşılıyor olması. Kısacası hem çocuklarınıza, küçük kardeşlerinize seyrettirip küçük yaşta hayvan sevgisi aşılamanın ufak bir yolunu bulacağınız gibi, hem de hayvanlara karşı katı görüşlere sahip insanların da bu filmi seyretmesiyle belki bir nebze yumuşamasına yardımcı olabilirsiniz.

    Kedilerin nankör oldukları, kıymet bilmedikleri söylenir. Gerçekten böyle midir? Muhtaç olan bir kedinin yaşamına dokunmayan biri bunu gerçekten bilebilir mi? Yapmayın gözünüzü seveyim, hayvan sevgisi kadar güzel bir şey var mıdır? Bir hayvanın yaşamınıza girmesine hiç izin verdiniz mi? İnsanlara kayıtsız şartsız güvenmenin büyük bir hata olduğunu her gün görüyoruz. Hayvanlara güvenmenin ben hiçbir kötü tarafını görmedim şimdiye kadar. Üstelik sen bir hayvanın hayatını kurtardığını zannedersin, ama bilmezsin ki aslında o senin hayatını kurtarmış olur. Sizlere şöyle bir video bırakıyorum. Gerçek kahramanları görmeniz için :)



    Aynı zamanda, kendi hikayemi de şöyle bırakıyorum, belki benim Mırmır ilginizi çeker: tık

    Okuduğunuz için teşekkür ederim. Bir sonraki yazımda görüşünceye dek, sevgiyle kalın :)

    Beni takip edebileceğiniz hesaplar için:
    Instagram
    Twitter
    Facebook

    7 Mart 2017 Salı

    İzmir Gezisi || İstanbul'dan İzmir'e, Sabah Gidip Akşam Dönmek Şartı ile Neler Yapılabilir?

    Merhaba arkadaşlar! Şimdi benim kendimi tanıttığım o ufak, profilimdeki yazıyı okuduysanız bilirsiniz, sabah 9 akşam 6 çalışan ezik bir beyaz yakalıyım ben. Evet. Serbest sektörde çalışıyorum. Kariyer yapmaya çalışıyorum. Bu esnada, hayatımı işte kaybetmemek adına, ruhumu besleyecek olan aktivitelere yönelmeye gayret ediyorum. Bunlardan birincisi, işte şu anda girdiğiniz bu blog. Bu blog sayesinde en azından kafamı işten veya kişisel ilişkiler dışında yorabilecek bir uğraş edinmiş oldum. Geri dönüşlerinizi de aldıkça o kadar mutlu oluyorum ki, yazımın en başında size teşekkür etmeden ilerlemek istemiyorum.

    Hepimizin aslında hayalleri sıralamasında en üstlerde değil midir gezmek? Farklı şehirleri, ülkeleri görmek, kültüründe kaybolmak... Ünlü yemeklerinden yemek, ünlü mekanlarına gitmek vs. Çok küçükken 3-4 sene İzmir'de yaşamış biri olarak, sanırım 10 senedir orayı görmedim. Doğal olarak sanki ilk defa İzmir'e gidecekmiş gibi heyecanlıydım ve bu heyecanımın karşılığını da almış olduğumu düşünüyorum. 

    Şimdi, benim günübirlik gezilerden anladığım şeye bir bakalım:
    1. Uygun fiyatlı olması
    2. Tatminkar olması
    3. Yeni bir şeyler yaşatması

    O yüzden eğer durduk yere 300 TL bilete yatırmak istemiyorsanız, bu tarz planlamalar yaparken dikkatli olmanızda fayda var. Artık bilet almanın inceliklerinden bahsetmeyelim. Hepimizin bildiği şeyler: Erkenden biletleri almak ve şanslı olmak. Bu tarz günübirlik gezilerde size tavsiyem, Cumartesi günü yapmanız. Çünkü Cumartesi günü rötar şansınız daha düşük. Tabii uçakla gidecekseniz.

    Peki İzmir'e günübirlik gittiniz, nereyi gezebilirsiniz? Ne yapabilirsiniz?
    Saat Kulesi
    Öncelikle günübirlik gezilerde amacınızdan emin olmalısınız. Kültürel bir gezi niyetinde misiniz? Yoksa gündelik bir gezi derdinde misiniz? Çok üzgünüm ama hepsini bir arada yapmak çok güç. Müze vs gibi yerleri gezmek, tahmin ettiğinizden daha uzun sürebilir.O yüzden bu tür gezilerde her şeyi bir güne sığdırmak sizin gittiğiniz yerden keyif alamamanıza sebep olacaktır.

    Peki ben kendi gezimde ne yaptım? Nereye gittim? Nasıl hazırlandım?
    Öncelikle, yaşasın Google Maps. Ciddi manada her türlü yardımınıza koşuyor. Mesafeleri doğru hesaplıyor, gidilecek yerleri buluyor. Bulduğunu bir yerin civarında başka neler var size gösterebiliyor. Harika bir şey. Bedava reklamını yaptım. Daha ne diyeyim?
    İzmir zaten çok bilindik bir şehir olduğundan, birkaç tane bilinen yeri var. İşte, Konak Meydanı, Alsancak. Kordon. Kemeraltı. Bunlar hepimizin aşina olduğu yerler. Bir de İstanbul'a nazaran daha küçük bir şehir olduğu için ulaşım da çok rahat oluyor.
    İzmir'e Metro gelmiş mesela. Aynı zamanda İzban diye de adlandırılan bu metro, ara ara açık havadan, ara ara da yeraltından gidiyor. Metroyu kullanarak birçok yere çok rahat gidebiliyorsunuz. 27 TL gibi bir ücrete, 10 basımlık bir kart aldık. 2 kişiye bu kart, bir gün için yetti, 2 basım da arttı üstelik. Çünkü metro kullanmaktan ziyade yürümek isteyeceksiniz. Hele hele İstanbul'ad yaşayanlar için Konak ile Alsancak arasındaki mesafe yürünmeyecek bir mesafe değil. Çok rahat gider, gelirsiniz.

    Adnan Menderes Havaalanı'ndan başlayalım. Sabiha Gökçen ile kıyaslandığında iç mimarisi bana göre çok daha güzel, daha tatlı geldi. İçeride peyzaj düzenlemesini çok güzel yapmışlar. Aydınlık, Sabiha Gökçen'den daha geniş olduğu hissini veriyor. Üstelik en güzel yanı, çıktığın gibi direkt İzban'a girebiliyorsun. Yıl 2017, biz hala Sabiha Gökçen'e ulaşabilmek için çile çekiyoruz. Yazık.

    Adnan Menderes Havalimanından metroya binip önce Hilal durağına, buradan Konak tarafına aktarma yapıp birkaç durak sonra Konak Meydanına ulaşıyoruz. Yaklaşık yarım saat ile kırk dakika arasında geçen yolculuk, çok da bunaltıcı olmuyor. Metro biraz kalabalık ama, Kadıköy-Kartal Metro hattını kullanan adama vız gelir, tırıs gider. Ben size o kadar diyeyim.
    Direkt Konak Meydanı'na çıktığımızda hemen karşımızda ünlü Saat Kulesi'ni gördüğümüzde, zaten fotoğraf makinelerini çıkarıyoruz. Taksim Meydanı'ndaymış gibi hissetmedim değil, ama bu sefer turist bendim. Çok tatlı. Saat Kulesi'nin mimarisini, verdiği havayı her zaman çok beğenmişimdir. Bu Konak'ı sevmemin sebebi, Tarihi Yarımada gibi olması. Yani 3 adım at, Saat Kulesi, Konak Cami hemen yanında, zaten avuç içi kadar bir yer... Kemerltı'na git oradan, Kemeraltı'ndan ilerle, Kızlarağası Hanı, Agora, Kültürpark vs vs. Yani her yer birbirine o kadar yakın ki aslında... Tabii orada yaşayanlar için artık eskisi gibi etki etmiyordur ama kırk yılda bir gelen insan için oldukça konforlu bir durum aslında.

    Saat Kulesi'nde biraz vakit geçirdikten sonra Kemeraltı'na girdik. 3 milyon İzmir nüfusu (sayı atmasyondur) komple oraya mı toplandınız bre insafsızlar? Adım adım gitmek ne mümkün? Fazla kalabalıktan haz etmeyenler için söylüyorum, Kemeraltı'na zorunda kalmadıkça uğramak istemeyeceksinizdir. Zira herhangi tarihi bir his vermiyor. Ticarethane, kısacası pazar. Sağlı sollu mağazalar, dükkanlar var. Leblebiciler, kahveciler var. Önlerinden geçtiğiniz zaman mis gibi kokusuyla mest ediyor sizi, ama genel olarak basit bir Kadıköy hissi veriyor. İş yerleri var, her yere dönerci açılmış. Döner, döner, döner...

    Biraz burada etrafa bakındıktan sonra çok da derinlere dalmayıp ara sokakta unlu mamuller satan ufak bir dükkana giriyoruz. Buradan boyoz alıyoruz. Oradaki görevli, boyozun yumurtayla iyi gittiğini söyllüyor diye yanında bir tane de yumurta alıyoruz. Zaten kahvaltı edememişiz. Midemizi bir güzel dolduruyoruz. Ama ne boyoz, abartıldığı gibi bir lezzet, ne de bence yumurta yakışmıyor. Gerçi, meşhur bir yerlerde yemedik. Belki de biz güzel olanına denk gelemedik. Orasını bilemiyorum. Boyoz, milföy hamuruyla yapılan, pohaçamsı, İzmir'in meşhur yiyeceği.

    Diyorum ya günübirlik gezide amacına uygun hareket etmekte fayda var. Kemerlatı'nı tavaş edip müze gezmeye de gidebilirsiniz, ya da sokaklarda kaybolup kahvenizi yudumlayıp, meşhur bir yerlerde bir şeyler de yiyebilirsiniz. Bu tamamen size bağlı. Ben de müze gezmek yerine halkın içine karışmayı tercih ettim. Kızlarğasına gittim. Buranın meşhur tarafı, kahvehanelerin özel fincanda pişmiş kahve sunmaları. Tüm dükkanların tepesinde "özel, fincanda pişen türk kahvesi" yazısı asılı. Biraz ötemizde çalgıcılar var. Darbuka sesleri eşliğinde kahvemizi içip, lokumumuzu yedikten sonra Kordon'a doğru yola koyuluyoruz.
    Kordon (temsili)
    İzmir'in meşhur Kordon'u! Adeta bir Maltepe Sahili, bir Caddebostan sahili gibi gelen Kordon'un bir kenarında bir fayton gidip geliyor. İnsanları belli bir ücret karşılığında götürüyor. Ben hayvanların işkence görmesinden müthiş rahatsız olan bir insanım. Doğal olarak hayvanda baktığım ilk şey sağlık durumuydu. Maşallah, 2 atın ikisi de, pırıl pırıl tüyleri, kaslı vücutlara sahipti. Bizim bu Büyükada faciasının yanından bile geçmiyordu. Saygı duydum. Sonuçta hayvanların etinden, sütünden, derisinden abartmamak şartıyla yararlanıyoruz. Komple vegan değilsek tabii... Ama yararlanacağız derken hayvanları acı içinde bırakmak mı lazım gelir? Hayvanın kas gücünden yararlanacağız derken, bakımını noksan mı bırakmalıyız? Yemini, suyunu vermeyecek miyiz? Sağlığını kontrol etmeyecek miyiz? Büyükada'daki hayvanlara bir bakın. Yorgunluktan çatlamak üzereler, bir deri bir kemik kalmışlar. Bu hayvanların arkasına binmek ne kadar mantıklı, insancıl bir karardır? Tercih sizin.

    Sahil boyunca negatif olarak gördüğüm tek şey, yerdeki taşlar. Ne yazık ki düz bir yol değil. Girintili çıkıntılı taşlardan oluşan yolda yürümek oldukça zordu. Bisiklet, paten için ayrılan yollar da bence dardı. Ama buna kıyasla, çimenlik alan çok büyük, geniş ve temizdi. Gençler sahilde kurulmuşlar, yere birer örtü atmışlar. Biralarını, çekirdeklerini almışlar. Bazıları kitabını okuyor, grupça gelenler sohbet ediyor. Millet köpeklerini gezdiriyor. Bir huzur ortamı var mı? Var gerçekten. Ama beni en çok dumur eden olay, pelikanları görmekti. İstanbul'da yaşayanlar o kadar martılara alışmış ki, en azından ben o kadar martı görmeye alışmışım ki, o kocaman pelikanları denizin biraz üstünde süzülürken ya da yüzerken görünce ne olduğumu şaşırdım. Eminim ki sıradan bir İzmirli için pelikan görmek serçe görmek gibi bir şey, keza insanlar verdiğim tepkiden "Bu kız turist galiba." bakışı amadı değil, ama yani ey İzmirliler itiraf edin! Pelikan yahu! Kocaman kuş 50 metre ötenizde uçuyor, bu manzaraya nasıl alıştınız?
    Pelikan kuşu
    Kordon boyu yürüdükten sonra Kıbrıs Şehitleri Caddesi'ne geliyoruz. Burada meşhur bir makarnacı varmış. Herkes oraya gidiyormuş. Dışında yemek yiyebilmek için sıraya giriyormuş insanlar. Kaliteli yemek veriyorlarmış, çok da ucuza çalışıyorlarmış. Dedik ki deneyelim. Koşa koşa gittik ve gördüğümüz manzara karşısında şaşkına döndük. Çünkü gerçekten bir tabak makarna yiyebilmek için sıraya girmek zorunda kalmıştık. Üstelik tek çeşit makarnaları varmış. Sadece porsiyon talebinde bulunabiliyorsun. Aç gözlülükle bir porsiyon yedim vallahi. O kadar da aç değildim. Sabahki boyoz ve yumurta ikilisi midemi tok tutmaya yetmişti. Ama yedim, pişman değilim. Keza gerçekten de çok güzel yapmışlar. O makarnayı ben evde kendim yapsam, o kadar ucuza getiremezdim. İçine peynirinden mısırına, sosuna kadar her şey konmuştu.

    Yemeğimizi yedikten sonra bir yerlerde çay için, tatlıyı da gömdükten sonra, artık yavaş yavaş havalimanına doğru yola çıkmaya hazırdık. Tekrar metroyla, geldiğimiz yoldan geri dönerek havalimanına ulaştık ve Cumartesi akşamı olmasının verdiği rötarsızlıkla yuvamız olan İstanbul'a geri döndük.

    Şimdi gelelim izlenimlere.
    İstanbul'da yaşayan biri olarak size şu kadarını söyleyeyim. Bana göre İstanbul çeşitlilik konusunda daha iyi. Ama İzmir daha huzurlu.
    Bana göre İstanbul'un basit bir Maltepe Sahili, meşhur Kordon'u geçer. Ama İzmir daha huzurlu.
    Yani siz İstanbul için ne kadar olumlu şey bulursanız bulun, İzmir daha huzurlu. Yürüyorsun, gençler gülüyor, eğleniyor. Afedersiniz(!) kızlı erkekli falan oturuyorlar. Kızın teki mini eteği ile yanınızdan dönüyor, erkekler dönüp de bi bakmıyor.
    Kıbrıs Şehitleri Caddesinde kızın teki, pantolonunun arka cebine telefonunu koymuş sallana sallana yürüyor. Kimse telefonu kapmadı. İstanbul'da olsa telefon uçmuştu, kız bir de taciz edilmişti popodan.
    İzmir kısacası İstanbul'dan daha medeni, daha çok insanı var.
    Malum bir şehirde yaşayan insanların medeniyetten anladıkları da çok önemli.
    Yazımda kendi fotoğraflarımı kullanmadım. Keza instagram hesabımı takip edecek olursanız İzmir ile ilgili fotoğraflara da ulaşabilirsiniz. Vlog oluşturabilmek adına videolar da çektim. Daha sonra editleyip, ilerleyen zamanlarda Youtube'tan da paylaşmayı düşünmekteyim.

    Okuduğunuz için teşekkür ederim. Bir sonraki yazımda görüşünceye dek, sevgiyle kalın. Bonus olarak çektiğim videoları ancak ekliyorum. Aşağıda bulabilirsiniz :)

    video

    video


    video



    Beni takip edebileceğiniz hesaplar:
    Instagram
    Twitter
    Facebook