26 Şubat 2017 Pazar

Arrival || Geliş Film İncelemesi

Ay evet ön gösterime bizi davet etmediler. Evet geç izledim. Ne var? Kan benim damar benim. Pişman mıyım? Evet!

Oldukça güzel ve başarılı bir hikaye olarak görülen Arrival yani Türkçe adıyla Geliş filmini, hep birlikte inceleyelim istedim. 


Diyelim ki, bambaşka bir gezegenden ziyaretçiler geldi. Buldukları açıklıklara gemilerini indirdiler. Dünya canlılarının en gelişmiş versiyonu olan insanoğlu ne düşünür?

1. Başımız belada.
2. Bizi istila etmeye geldiler.
3. Soyumuza ne olacak?
4. Belki düşman değillerdir.
5. Nasıl iletişime geçeceğiz?

İşte Arrival bu 5 temel sorunun cevabını arayan güzel bir film. Son zamanların modası olan zaman kaosu yaratmak, neyin önce neyin sonra olduğunu şaşırtarak olayları bize vermesinden mütevellit de oldukça başarılı bir iş yapmış. Gerçi burada ufak bir eleştiri lazım. Eğer diziler ve filmler bu özelliği böyle hunharca kullanmaya devam ederlerse, etkisi de birçok süper iş gibi bitecek. Artık insanlar bunun banal olduğunu düşünmeye başlayacak.


Bu zaman karmaşası bize Lost ile birlikte daha çok geldi. Lost'tan sonra Heroes ve devamındaki dizi filmler de bu zaman kargaşasından yararlanarak oldukça hızlı çıkış yaptılar ama çabuk söndüler. Burada hemen bir parantez açıp iyi dileklerimizi Westworld'e yollayalım. Kendisi oldukça güzel çıkış yakalamış, başarılı bir yapım ve bu zaman kaosunu izleyiciye kaliteli bir şekilde sunmuş ender bir yapım olarak görüyorum.

Şimdi bu girişle birlikte, filmi inceleyelim.


12 tane uzay gemisinin bir anda dünyanın belirli 12 bölgesine yerleşmesiyle birlikte dünya büyük bir kaosa bürünüyor. İnsanoğlunun senelerce uzaylı konseptiyle kendisini doldurması sonucunda, bu uzay gemilerinin gelmesi oldukça büyük bir olay oluyor. İnsanlar sokağa dökülüyorlar. Her yerde karmaşa her yerde bir düzensizlik boy gösteriyor. Bir dil bilimci profesörü olan Louise Banks ise, bu uzaylılarla iletişime geçip dillerini anlayabilmek için görevlendiriliyor.

Askeriyeye birkaç yardımı dışında hiçbir ilgisi olan sivil bir kadın Louise Banks' baktığımız zaman, işte tam bu filmde uygulanan bir ileri bir geri zaman karmaşası yüzünden derin bir depresyonla boğuştuğunu hissediyoruz. Çocuğunun öldüğüne dair görsellerin izleyiciye sunmasıyla birlikte bu kadıncağıza derin bir acıma hissi gelmedi değil. Aynı zamanda uzaylıların gelişine dair tepkisiz kalması da bu düşünceleri pekiştiriyordu. Belli ki kadın çocuğunu kaybettikten sonra sadece boş beleş yaşayıp ölmeyi bekliyor gibi bir izlenim yarattılar. 

Louise uzaylılarla iletişime geçmeye çalışırken

Askeriyenin iletişime geçmesiyle sevgili Louise'mizin gözlerinde bir pırıltı görmeye başlıyoruz. Boru değil sonuçta uzaylılarla etkileşime geçecek olan nadir insanlardan biri olma fırsatını yakalamıştı. Nitekim ne dillerini ne de vücut dillerini bilmedikleri bu canlılarla iletişime geçmek çok zordu. Uzun bir zaman ve gerçek bir çalışma gerektiriyordu. Kendi dalında uzman olan bir fizik profesörüyle birlikte (Ian karakterini Jeremy Renner canlandırmakta) bu yeni ziyaretçilerin dilini öğrenmeye çalışıyorlar. İşte filmin aslında gösterebileceği en güzel şey de bu. Kendinden bir şey veriyorsun, karşındaki de Allah'tan yüksek zekalı da karşılık veriyor. Onlar sizin dilinizi anlamaya başlıyor. Siz onların dilini anlamaya başlıyorsunuz. Gerçi burada Pokemon bilenleriniz elbette vardır. Filmi izleyenler bu noktaya okuyacağından zaten söylüyorum: Uzaylılar sizce neye benziyordu?


Haha evet Tentacool! Uzaylıların tasviri en azından bildiğimiz sinek gibi koca gözlü, eliptik balonumsu bir surat ve yeşil renkli iki kolu veya bacağı olan uzaylı tasviri değildi. Buradan artı puanı kaptılar benden. Çünkü insanoğlu çok bencil ve egoist. Uzaylıyı bile kendimize benzetmek için amansız bir çabamız var.Gerçi bunda da koskoca ahtapota benzettiler kızım neyi tartışıyoruz diyebilirsiniz. Doğrusunuz derim. Ama yani en azından değişik bir görsel sundular. Buna da destek vermek lazım.


Bu film için Interstellar'dan The Martian'dan daha güzel diyenler var. Bana göre böyle bir gücü yok. Hariika bir film ama bana göre Interstellar'ın eleştirilecek noktaları olsa bile sonuna baktığımızda çok da eleştirilecek bir şey bulamıyorduk. En azından film bittiğinde bir şeyler tamamlanmış geliyordu bize. Tamam gerçi kızı bulmaya falan gitmişti, oraları görmedik. Görmemize de gerek yoktu. Görev bitmişti, görülmesi gerekenler görülmüştü. The Martian'a baktığımızda da öyle. Efsane oluşmuştu, efsane hayatına devam etmişti. Efsane oluşunu görmüştük.

Arrival bize bu ve benzeri bir tatminlik duygusu veremiyor diye düşünüyorum. Yani filmin sonuna baktığımızda meğersem filmin başında gördüklerimiz henüz yaşanmamış oluyor. Kadın bir anda seçilmiş kişi çıkıyor. Efendime söyleyeyim gelecek görüyor falan ee? Ee yani?

Splatter nam-ı diğer tentacool iletişime geçmeye çalışırken
Uzaylılarla iletişime geçmeyi bulduktan sonra öğrenilen şeylerin bize bir yararı oldu mu? Adamlar mesajlarını verdiler gittiler. Gerisini gördük mü? Görmedik. Görmeyi bırak, böyle önemli bir olayda bizi yaşanmamış anılarla boğuşturduklarından esas olaydan da çıkmış olduk. Tüm bu karmaşıklık yüzünden bize harika bir film vermişler gibi hissettik ama filmi izledikten sonra sonunu düşününce sinir olduk. Sonu olmamıştı. Çünkü bir sonuç vermemişti. Güzel filmlerin hepsine bir bakın. Sonu açıktır ama sonuç vardır. Bu filmin sonucu yoktu. Hani filmin yüzde doksanını izlemişsin de finalini kaçırmışsın gibi bir his bıraktı bende. Sizi bilemem. Tek eleştirebileceğim ve aslında en önemli götürüsü olan şey de buydu. Yoksa filmin temposu, filmin anlattıkları çok güzel ve önemliydi. Derseniz ki bazen varış noktasından ziyade, yolda geçenler önemlidir diye. Eğer bu filmde buna odaklanacaksak ben buna da varım. Bu film benim için bir daha izlenecekler listesine girdi. 

Okuduğunuz için teşekkür ederim. Bir sonraki yazımda görüşünceye dek sevgiyle kalın.

Beni takip edebileceğiniz hesaplar:

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder