26 Şubat 2017 Pazar

Arrival || Geliş Film İncelemesi

Ay evet ön gösterime bizi davet etmediler. Evet geç izledim. Ne var? Kan benim damar benim. Pişman mıyım? Evet!

Oldukça güzel ve başarılı bir hikaye olarak görülen Arrival yani Türkçe adıyla Geliş filmini, hep birlikte inceleyelim istedim. 


Diyelim ki, bambaşka bir gezegenden ziyaretçiler geldi. Buldukları açıklıklara gemilerini indirdiler. Dünya canlılarının en gelişmiş versiyonu olan insanoğlu ne düşünür?

1. Başımız belada.
2. Bizi istila etmeye geldiler.
3. Soyumuza ne olacak?
4. Belki düşman değillerdir.
5. Nasıl iletişime geçeceğiz?

İşte Arrival bu 5 temel sorunun cevabını arayan güzel bir film. Son zamanların modası olan zaman kaosu yaratmak, neyin önce neyin sonra olduğunu şaşırtarak olayları bize vermesinden mütevellit de oldukça başarılı bir iş yapmış. Gerçi burada ufak bir eleştiri lazım. Eğer diziler ve filmler bu özelliği böyle hunharca kullanmaya devam ederlerse, etkisi de birçok süper iş gibi bitecek. Artık insanlar bunun banal olduğunu düşünmeye başlayacak.


Bu zaman karmaşası bize Lost ile birlikte daha çok geldi. Lost'tan sonra Heroes ve devamındaki dizi filmler de bu zaman kargaşasından yararlanarak oldukça hızlı çıkış yaptılar ama çabuk söndüler. Burada hemen bir parantez açıp iyi dileklerimizi Westworld'e yollayalım. Kendisi oldukça güzel çıkış yakalamış, başarılı bir yapım ve bu zaman kaosunu izleyiciye kaliteli bir şekilde sunmuş ender bir yapım olarak görüyorum.

Şimdi bu girişle birlikte, filmi inceleyelim.


12 tane uzay gemisinin bir anda dünyanın belirli 12 bölgesine yerleşmesiyle birlikte dünya büyük bir kaosa bürünüyor. İnsanoğlunun senelerce uzaylı konseptiyle kendisini doldurması sonucunda, bu uzay gemilerinin gelmesi oldukça büyük bir olay oluyor. İnsanlar sokağa dökülüyorlar. Her yerde karmaşa her yerde bir düzensizlik boy gösteriyor. Bir dil bilimci profesörü olan Louise Banks ise, bu uzaylılarla iletişime geçip dillerini anlayabilmek için görevlendiriliyor.

Askeriyeye birkaç yardımı dışında hiçbir ilgisi olan sivil bir kadın Louise Banks' baktığımız zaman, işte tam bu filmde uygulanan bir ileri bir geri zaman karmaşası yüzünden derin bir depresyonla boğuştuğunu hissediyoruz. Çocuğunun öldüğüne dair görsellerin izleyiciye sunmasıyla birlikte bu kadıncağıza derin bir acıma hissi gelmedi değil. Aynı zamanda uzaylıların gelişine dair tepkisiz kalması da bu düşünceleri pekiştiriyordu. Belli ki kadın çocuğunu kaybettikten sonra sadece boş beleş yaşayıp ölmeyi bekliyor gibi bir izlenim yarattılar. 

Louise uzaylılarla iletişime geçmeye çalışırken

Askeriyenin iletişime geçmesiyle sevgili Louise'mizin gözlerinde bir pırıltı görmeye başlıyoruz. Boru değil sonuçta uzaylılarla etkileşime geçecek olan nadir insanlardan biri olma fırsatını yakalamıştı. Nitekim ne dillerini ne de vücut dillerini bilmedikleri bu canlılarla iletişime geçmek çok zordu. Uzun bir zaman ve gerçek bir çalışma gerektiriyordu. Kendi dalında uzman olan bir fizik profesörüyle birlikte (Ian karakterini Jeremy Renner canlandırmakta) bu yeni ziyaretçilerin dilini öğrenmeye çalışıyorlar. İşte filmin aslında gösterebileceği en güzel şey de bu. Kendinden bir şey veriyorsun, karşındaki de Allah'tan yüksek zekalı da karşılık veriyor. Onlar sizin dilinizi anlamaya başlıyor. Siz onların dilini anlamaya başlıyorsunuz. Gerçi burada Pokemon bilenleriniz elbette vardır. Filmi izleyenler bu noktaya okuyacağından zaten söylüyorum: Uzaylılar sizce neye benziyordu?


Haha evet Tentacool! Uzaylıların tasviri en azından bildiğimiz sinek gibi koca gözlü, eliptik balonumsu bir surat ve yeşil renkli iki kolu veya bacağı olan uzaylı tasviri değildi. Buradan artı puanı kaptılar benden. Çünkü insanoğlu çok bencil ve egoist. Uzaylıyı bile kendimize benzetmek için amansız bir çabamız var.Gerçi bunda da koskoca ahtapota benzettiler kızım neyi tartışıyoruz diyebilirsiniz. Doğrusunuz derim. Ama yani en azından değişik bir görsel sundular. Buna da destek vermek lazım.


Bu film için Interstellar'dan The Martian'dan daha güzel diyenler var. Bana göre böyle bir gücü yok. Hariika bir film ama bana göre Interstellar'ın eleştirilecek noktaları olsa bile sonuna baktığımızda çok da eleştirilecek bir şey bulamıyorduk. En azından film bittiğinde bir şeyler tamamlanmış geliyordu bize. Tamam gerçi kızı bulmaya falan gitmişti, oraları görmedik. Görmemize de gerek yoktu. Görev bitmişti, görülmesi gerekenler görülmüştü. The Martian'a baktığımızda da öyle. Efsane oluşmuştu, efsane hayatına devam etmişti. Efsane oluşunu görmüştük.

Arrival bize bu ve benzeri bir tatminlik duygusu veremiyor diye düşünüyorum. Yani filmin sonuna baktığımızda meğersem filmin başında gördüklerimiz henüz yaşanmamış oluyor. Kadın bir anda seçilmiş kişi çıkıyor. Efendime söyleyeyim gelecek görüyor falan ee? Ee yani?

Splatter nam-ı diğer tentacool iletişime geçmeye çalışırken
Uzaylılarla iletişime geçmeyi bulduktan sonra öğrenilen şeylerin bize bir yararı oldu mu? Adamlar mesajlarını verdiler gittiler. Gerisini gördük mü? Görmedik. Görmeyi bırak, böyle önemli bir olayda bizi yaşanmamış anılarla boğuşturduklarından esas olaydan da çıkmış olduk. Tüm bu karmaşıklık yüzünden bize harika bir film vermişler gibi hissettik ama filmi izledikten sonra sonunu düşününce sinir olduk. Sonu olmamıştı. Çünkü bir sonuç vermemişti. Güzel filmlerin hepsine bir bakın. Sonu açıktır ama sonuç vardır. Bu filmin sonucu yoktu. Hani filmin yüzde doksanını izlemişsin de finalini kaçırmışsın gibi bir his bıraktı bende. Sizi bilemem. Tek eleştirebileceğim ve aslında en önemli götürüsü olan şey de buydu. Yoksa filmin temposu, filmin anlattıkları çok güzel ve önemliydi. Derseniz ki bazen varış noktasından ziyade, yolda geçenler önemlidir diye. Eğer bu filmde buna odaklanacaksak ben buna da varım. Bu film benim için bir daha izlenecekler listesine girdi. 

Okuduğunuz için teşekkür ederim. Bir sonraki yazımda görüşünceye dek sevgiyle kalın.

Beni takip edebileceğiniz hesaplar:

23 Şubat 2017 Perşembe

Final Fantasy XV İlk 1 Saat İncelemesi

İlk bir saatini oynayabilmiş biri olarak karşınızdayım.
Temel olarak baktığımda negatif olarak söyleyebileceğim tek şey, alışana kadar en azından, kamera açıları.
Onda da en azından 10 dakika içerisinde alışıyorsunuz ki ben pek oyun oynayan birisi olmadığımdan belki 10 dakika sürmüştür. 
Ama öveceğim çok şey var. 


1. Çok büyük bir haritası var. Ha bu oyunu yüklenirken biraz beklememize sebep oluyor mu? Evet, ama çok büyük bir dert mi? Bence hayır. Birazcık beklemek problem değil. 
2. Grafikler. Mükemmel. Tek kelimeyle mükemmel. 
3. Dövüş grafikleri gayet güzel. Fena değil. Oyun başlamadan önce beş on dakika tutorial'da vakit geçiren hiç oyun oynamamış bir insan bile kavrayabilir. Çok karmaşık combolar yok. Kolayda zaten comboları söylüyor oyun hatta, tutorial'a bile ihtiyaç duymuyorsun.

Kılıcı fırlatıp ışınlanma gibi kombolar var evet. Tutorial'da da bunları gösteriyor zaten
Şimdi oyuna biraz bakalım. Oyunun görselleri çok hoşuma gitti. Gerçekten mükemmmel. Karakterin öğlen saatlerinde verdikleri tepkiler ile sabah verdikleri tepkiler farklı. Mesela sabah "Harika bir gün." gibi konuşurken öğlene doğru "Off çok sıcak." gibi tepkiler vermeye başlayabiliyorlar :) Bu tarz ince detaylar artık oyunlarda daha sık görülmeye başlasa bile çok iyi yapım dersin, saçma sapan işler döner. Mesela Resident Evil 7'de karakterin psikolojik tepkileri çok hatalıydı. O sebepten bence önemli bir detay bu.

Aynı şekilde ne kadar çok hareket edersen ve ne kadar çok mob kesersen o kadar çok kirlenmeye başlıyorsun. Bu da karakterin tepkilerini değiştiriyor anladığım kadarıyla. Dinlenmek için kamp kurduğun zaman "Leş gibi oldum!" diye tepkiler verebiliyorlar. Çok tatlı :) 

Toplamda 4 karakter var oyunda. Sadece bir tanesini oynuyorsun. (ileriki zamanlarda diğerlerini oynayabiliyor muyuz emin değilim ama çok gerekli de değil zaten) O da zaten Sasuke'ye benziyor. Aynı havalı tip. Allah'ı var, bir kadın olarak baktığımda karakterleri oldukça seksi çizmişler. Yalan yok. 4 karakterin yetenekleri ayrı. Mesela bizim oynadığımız karakter balık tutma konusunda yetenekliyken, bir diğeri yemek yapma, diğeri etrafı gezip keşfetme, diğeri ise fotoğraf çekme konusunda yetenekli. Bu fotoğraf çekme muhabbeti daha sonra milletin ne işine yarayacak emin değilim ama kamp yaparken gün içerisinde çekilen fotoğraflara göz gezdirebiliyorsun. Karakterler de sen hangi fotoğrafa bakıyorsan ona göre "Vay bu çok güzelmiş." vay efendim, "Bu baya zor bir andı."  falan gibi tepkiler veriyor ki multiplayer olmayan bir oyuna göre o multplayer hissini bir an için aldım. Yalan değil. 

Bu gibi pozlar veriliyor oyunda. Daha sonra kampta bunları inceleyip karakterler yorumda bulunuyor işte
Henüz elbette tüm karakterleri ve tüm hikayeyi yüzde yüz keşfetmemiş biri olarak ilk izlenimlerimi aksettirdim. Mesela sırf eleştirmek için eleştirmem gerekirse, ilk farkettiğim şey giriş sahnesiydi. Bana göre çok zayıf ve çok gereksiz bir giriş sahnesi vardı. Cehennem gibi bir yerde sahne başlıyor. Üzerinde herhangi bir silah yok. Takım arkadaşların şeytanı dövmeye çalışıyorlar. Belli ki ağır yaralısın bir şeyler olmuş. Seni korumaya kalkıyorlar hop sahne değişiyor. Taht odasındasın. Karakter babasıyla konuşuyor, nişanlısıyla görüşmeye gidecek anladığım kadarıyla. İşte kral, çocuğun yanındakilere diyor oğlum size emanet falan. Bir sonraki sahnede adamlar çölün ortasında arabaları bozulmuş öyle takılıyorlar. Prens tamam prens ama belli ki egoist bir şey değil. Takım arkadaşlarıyla kardeş gibi ilişkisi var. Arabayı ittirirken etrafa bakmanı istiyor oyun. İşte bakıyorsun falan hoop Final Fantasy yazısı falan filan giriş bitiyor. 

Genelde hareketlerde seni ortalarına alıp koşuyorlar
Bu nedir? Doğru düzgün bir giriş hikaye için bir şey yapaydınız. Hiçbir şey yapmamış olduk. Yani mesaj şuydu "Bu oyunda hayvan gibi güzel görsellik sunuyoruz ağalar. Hadi yine iyisiniz."

Yani oynarken AC Brotherhood'un girişi geldi aklıma. Piece of Eden'i yok edemeyişi, amacasının "Tamam bana ver. Bununla sonra ilgileniriz." deyişi, Leap of Faith ve ardından şehre doğru kameranın gidişi, Arka planda çalan Ezio's Family'nin desibelinin gittikçe artışı ve ardından Assassin's Creed Brotherhood yazısının belirip Animus'un kapanmasından mütevellit şehrin görsel olarak bozulup yok olması.


Bi' şu girişe bak. Bir de o girişe bak. Hangisi seni hikayeye daha çok sokuyor? Hangisi tüylerini diken diken ediyor? Bence tartışılacak bir yanı yok.

FF'in de müzikleri fena değil. Ama henüz "VAOOOV OHA LAN MÜZĞE BAK" denilecek bir müzik duyamadım. Gerçi henüz aksiyon da yaşattırmadı. 3-5 tane tipik mob kesme muhabbeti.

Bir de sen nasıl bir prenssin ki cebinde beş kuruş yok ve etraftan quest dileniyorsun yani? Millet de "Haa prens sen misin iyi. Git bana şuradan şunu kes gel." nedir abi bu? Döverim lan prenssin sen. Adam ol. 

Tabi benim bu tribim tam olara hikayeye hakim olmayışımdan da kaynaklanabiliyor. Bakalım hikaye geliştikçe bir şeyler de değişecektir elbet. Oyunu oynamaya devam ettikçe inceleme yazısı yazmaya da devam ederim diye düşünüyorum.

Buraya kadar okuduğunuz için teşekkür ederim. Bir sonraki yazımda görüşünceye dek, sevgiyle kalın :)

Beni takip edebileceğiniz hesaplar:

Resident Evil 7: Biohazard İncelemesi || Oyunun Hikayesi, Oynamaya değer mi?

Merhaba arkadaşlar! Uzun zamandır beklenen bir oyun ile karşınızdayım. Eğer oyunu oynamayanlarınız veya hakkında spoiler yemek istemeyeniz varsa bundan sonrasında hikayeyi açık açık anlatacağımdan kötü sürprizlerle karşılaşabilirler. Ben öyle pek Resident Evil hayranı değilim. Aslında bana göre korku/gerilim oyununun oynanışından ziyade kurgusu çok önemlidir. Eğer ki konusu yeterince güzel değilse, ne kadar harika grafiklere sahip bir oyun çıkarırsan çıkar, bana göre başarısız bir yapım olur.

Bu girişme birlikte, konuya geçelim.


  • Oyun nedir? Ne anlatıyor?
Yaklaşık 3 sene önce eşini esrarengiz bir şekilde kaybeden bir adam olan Ethan Winters'ın 2017 yılı dolaylarında eşi Mia'dan telefon almasıyla hikaye başlıyor. Ethan, arabayla giderken arkadaşıyla yaptığı konuşmada karısının onu aradığını, bir evde zorla tutulduğunu söylediğini ve adresi verdiğini söylüyor. Arkadaşı Mia'nın öldüğünü söylese bile Ethan bu telefonu görmezden gelemeyeceğini belirtiyor. Arkadaşı ile daha sonra tekrar haberleşmek üzere telefonu kapatıyorlar ve Ethan verilen adrese ulaşıyor. Etrafı gezerek neler olduğunu anlamaya çalışırken eski, terk edilmiş bir ev bulan Ethan, evi ve civarını inceleyerek yoluna devam ederken Ethan, karısını bodrumda hapsedilmiş bir şekilde buluyor.

Mia Winters
Karşısında Ethan'ı gören Mia, onun neden burada olduğunu anlamayarak niye geldiğini, burada ne işi olduğunu soruyor. Soruyla sarsılan Ethan, "Beni sen çağırdın. Beni telefonla aradın." diyor, ama Mia bunu hatırlayamıyor. Belli ki kafası oldukça karışmış olan Mia, bir an önce kaçmaları gerektiğini çünkü babacığın kısa zaman içinde geri döneceğini söylüyor. 

Birlikte hücreden çıkıp ilerlemeye başlıyorlar. Bir noktadan sonra Mia, Ethan'a saldırmaya başlıyor ve arbede içerisinde Ethan, Mia'yı öldürmek durumunda kalıyor. Hemen sonra bulunduğu odadaki telefonun çalmasıyla irkiliyor ve arayanın Zoey (ya da Zoe. Emin değilim. Akına geldiği gibi kullanacağım.) adında bir kadın olduğu ortaya çıkıyor. Zoe, bu evden kaçmasına yardımcı olacağını söylüyor ve söylediklerini yapması gerektiğini belirtiyor. Yoluna devam ederken Mia'nın tekrardan karşısında belirmesiyle ne olduğunu anlayamayan Ethan, Mia'nın "Benim canımı acıtmak istemediğini biliyorum. Ama yine de çok acıdı! Beni sevdiğini sanıyordum!" şeklinde bağırmalarıyla birlikte, kızın fiziksel gücünün artmasından dolayı yeterli hızda hareket edemiyor ve Mia'nın elindeki testere yüzünden sol eli kopuyor. Kız ciddi ciddi elini kesiyor.

Zoey

Oyundaki tek can alıcı sahne de bana göre buydu. 

Mia'dan bir şekilde kurtulup, elini yerden alıp yoluna devam ederken içinde bulunduğu evin sahibi olan Jack Baker tarafından bayıltılıp alıkoyulan Ethan, uyandığında bir yemek sofrasında, çürümüş yemekler ve acayip iğrenç yaratıklarla dolu bir sofrada bağlanmış ve sol eli dikilmiş vaziyette kendisini buluyor. Akıl sağlıklarından şüphe duyduğumuz ailenin bireyleri olan Jack, Marguerite ve Lucas yemek yerken onun da yemesi için zorluyorlar. Burada gereksiz bir şiddet gösterisi oluyor. Jack, Ethan'ın ağzını adeta bir Joker gibi ayırıyor ama bunun daha sonra hikaye genelinde bir etkisi olmuyor. Sanki hiç olmamış gibi yani. O arbededen sonra bir sebepten dışarı çıktıklarında Ethan, tekerlekli sandalyede uyuklayan yaşlı kadın ile birlikte yemek odasında kalıyor ve bunu kaçmak için bir fırsat olarak görüyor. Bağlı olduğu sandalyeden kurtulup kaçan Ethan, evi gezerek kaçma yolunu arıyor.

Mia saldırgan haldeyken

Bu esnada Jack tarafından kedi fare oyunu oynar gibi kovalanmaya başlayan Ethan, sonunda Jack'i alt ettikten sonra (boss fight) tekrardan bir telefon alıyor ve Zoe ile konuşuyor. Oldukça sinirlenmiş ve panik halinde olan Ethan, burada ne olduğunu anlatması için Zoe'ye baskı kuruyor ve Zoe, ailenin kızı olduğunu, bir sebepten hepsinin bir hastalıktan muzdarip olduklarını, Ethan'a kaçması için yardım edeceğini ama bu esnada kendisine de antidotu getirmesi gerektiğini söylüyor. Tek tedavi bu çünkü.

Ethan kabul ediyor ve Zoe'nin yönlendirmesiyle evdeki antidot malzemelerini toplamaya balkıyor. Bu esnada anneyle de uğraşan Ethan, sonunda tüm malzemeleri topluyor. Bu esnada sevgili evlat Lucas da kız kardeşi ve Mia'yı yakalamış ve Ethan'a oynamak için beklediğini televizyon yardımıyla söylüyor. Ethan, Lucas'ın onun için hazırlamış olduğu tuzağı, daha evvel izlediği video kaydı yardımıyla engelliyor ve bu Lucas'ı oldukça sinirlendirip mutant haline geçmesini sağlıyor. Lucas'ı yenerken oluşturduğu 2 antidottan bir tanesini Lucas üzerinde kullanmak durumunda kalıyor ve daha sonra tek antidotla teknenin yanında bekleyen Mia ve Zoe'ye yaklaşıyor. Elinde tek bir antidotun kaldığını belirttiğinde, kızlar içlerinden birini çekmesi gerektiğini söylüyor.

Seçim anı
Burada oyunun sonu 2'ye ayrılıyor.
  • Zoe'yi seçersek:
Eğer Zoe'yi seçersek, Mia biraz kıskançlık ve biraz da kurtulamayışın verdiği tepkiyle üzüntüsünü belirtiyor. Ethan burada "Buradan kaçmama Zoe yardım etti. Sana yardım getireceğim." dese bile Mia, "Sadece git. Ben buraya aidim." diyor ve ikisini yolluyor. Kayıkta Ethan ve Zoe konuşurken alabora oluyor ve Zoe bu alabora esnasında küllere dönüşerek Ethan'ın gözü önünde ölüyor. 

Daha sonraki sahnede, Mia, Ethan'ı hapsedildiği yapışkan yapıdan kurtarıyor. Burada her şeye sebep olan Eveline'nin durdurulması için gerekli olan ilacı Mia'dan temin ediyoruz ve Mia'nın tekrardan kontrolünü kaybedip bize saldırmasıyla birlikte kızcağızı tekrar öldürüyoruz. Ölmelere doyamadın Mia. 

Daha sonra Eveline'yi buluyoruz, iğneyi kıza saplıyoruz. Final Boss havasında kızı yeniyoruz. Bu esnada Umbrella Şirketi'nin askerleri de bizi kurtarmaya geliyor. 2 kızcağız da ölmüş bir şekilde, helikopter telefondan Mia'nın zamanında bize gönderdiği bir videoyu izliyoruz ve "Good Bye" diyerek telefonu aşağıya atıyoruz. SON.
  • Mia'yı seçersek:
Zoe, burada Mia kadar vahim bir tepki vermese bile üzülüyor tabii. Mia ile birlikte kayıkla devam ederken, batmış bota yaklaşıyoruz ve burada teknemiz alabora oluyor. Daha sonra gözleri açtığımızda Mia ile birlikte yolumuza devam ediyoruz ve Eveline hakkında daha fazla detaya hakim olma şansını yakalıyoruz. Ethan'ı buluyoruz, Ethan'a öldürecek olan iğneyi veriyoruz. Çocuğu dışarıya atıyoruz. Ethan tekrar Eveline'yi öldürüyor. Umbrella Şirketi geliyor ve fark ediyoruz ki Mia kurtulmayı başarmış. Birlikte helikopterle birlikte uzaklaşıyoruz. SON.



Gelelim Hikayenin tatmin ediciliğine...
Bana göre oyun birkaç yerde güzel germesine rağmen, (elbette ki tatmin edici kadar değildi bence. Bi 'Amnesia vardı, hatırlar mısınız?) çok matah bir hikayesi yoktu. Küçük kız korku öğesi oluşturma muhabbeti de artık klişe bana göre ama diyelim ki bu yoldan devam edeceksiniz, yeterli alt yapıyı sağlasaydınız. Ha güzel miydi? İdare ederdi. Uzun uzun oynanıyor. Güzel. Oyundaki tek problem bosslarla kapışmak.

Ama yani söylemek gerekiyor: Silah ve nişan alma gibi olaylarda Ethan o kadar soğuk kanlı bir karakter çiziyor ki, sanki adam çocukluğundan beri bu işlerle uğraşıyor. Karakterin yabancı bir karakter olduğu, daha evvel böyle işlerle hiç uğraşmadığı gibi konular puff... Bir anda yok efendim karısını öldürüyor, yok eli kesiliyor, yok Baker ailesini alt ediyor falan. Yani gene yap ama insan bi' titrer, bi ağlar. Bi' bir şey yapar. Maşallahı var yani. Hani kork, hani o el kesildiği için ilaçlardan dolayı halusinasyon gör bari. Yok. Bence çok daha zenginleştirebilecekleri bir hikayeyi oldukça basit bırakmışlar. Doğal olarak çoğu noktalarda beni tatmin edemedi. VR tecrübesini bilmiyorum. Belki VR ile daha fazla gerilmemiz sağlanıyordur. Ha tüm bu konu vesaireden bağımsız gidersek, görsel kalite idare eder. Oyun süresi idare eder. Dinamikler idare eder. Kısacası ortadan hallice diyebileceğimiz bir oyun, ama çok da "mükemmeldi, öf ne korktuk beee. harika!" diyenlerin pek de haklı olduklarını en azından kendi açımdan düşünmüyorum.

Okuduğunuz için çok teşekkür ederim. Bir sonraki yazımda görüşünceye dek sevgiyle kalın :)

Beni takip edebileceğiniz hesaplar:
Instagram
Twitter
Facebook

22 Şubat 2017 Çarşamba

Bir Uncharted Efsanesi Gibi : John Wick Part 2

Merhaba arkadaşlar! John Wick seyredip de geldim, çok ağır spoiler veririm haberiniz olsun. İlk bölümden bu yana uzunca bir zaman geçtiğinden (yaklaşık 3 sene), Keanu Reeves'i izlemeyi özlemişiz elbette ama birinci bölümle olan bağımız da oldukça zayıfladığından, neler oldu bitti hatırlamak güç. Bu sebepten ikinci bölümden bahsetmeden önce ilk bölümü biraz hatırlayalım istiyorum.



Kısa bir özet geçmek gerekirse;

Bir gizli kiralık katil örgütüne üye olan John Wick, bir şekilde bir kadına aşık olur ve eski hayatını bırakarak sevdiği kadınla birlikte mutlu bir hayat kurar. Ama bu hayat çok kısa sürecektir çünkü karısı bir hastalık sonucu hayatını kaybeder. John, sevgili eşinin yasını tutarken ona bu süreçte yardımcı olan da eşinin arzusuyla alınmış bir köpek yavrusudur. Bir gün bir mafya babasının yiğeni ve adamları tarafından evine baskın düzenlenir. Karısından kalan son hatıra olan köpeği öldürüp, arabasını çalıp John Wick'e haddini bildirmeyi amaçlamışlardır. John Wick, bu saldırının ardından başına darbe alıp bayılır. Uyandığında köpeğin öldüğünü ve arabasının çalındığını fark eder. Karısının yası ve dünyaya duyduğu tüm öfkeyi bu adamlara çeviren John Wick, emekliliği bir kenara bırakarak intikam ateşiyle herkesin anasını beller. İşin sonunda köpeğini öldüren adamları itin götüne sokmuş bir şekilde haşat etmiş ve yeni bir köpek evlat edinmiş bir şekilde yoluna devam ederken görürüz. Doğal olarak filmin bittiğini, ikincinin bir daha gelmeyeceğini düşünürüz.
Ama öyle olmadı tabii ki. 

Meğersem John Wick, arabasını da geri istemiş.  (Adam haklı tabi, araba da araba yani. Gerçi haşat etti ama olsun.)

Arabayı alarak başladığımız ikinci bölümde ise neler karşılaştık hemen bakalım:
  • Kiralık Katil örgütü hakkında ekstra hiçbir şey öğrenmedik.
Yani dönelim bir filme bakalım. Bina içinde adam öldürmek yasak, değişik bir altın parayla yürütülen bir ekonomi, örgüte üye olduğun sürece çok acayip elit bir hayat. Ama aynı zamanda çok da tehlikede olduğun bir hayat.
  • Uncharted'mışcasına ordu öldüren bir John.
Filmin zaten en gerçek dışı ve en can sıkıcı kısmı da buydu. Aksiyon sahnelerini uzatmak amacıyla o kadar çok adam öldürdü ki, yemin ederim bir süre sonra sıkıldığımı ve bu kadar uzun aksiyon sahnesine gerek olmadığını hissettim.
  • Gereksiz bir hikaye.
Bir mühür muhabbeti. Kendi kanlarıyla parmak bastıkları mühürle "Ben senin vakti zamanında sırtını kaşımıştım. Şimdi sen de benim ekmeğime yağ süreceksin." konseptleri varmış meğerse. John'un da emekliliğe ayrılabilmesi için güçlü birisiyle bu mühür olayına girdiğini öğrendik. John, köpeğinin intikamı için tekrardan sahalara dönünce, mührün sahibi de kendi işini halletmesi için John'a geri gelir. John, bu mührün gerektirdiği işi yapmayı reddedince adam bir güzel evini bombalar. 
işte o sahnede tek korktuğum şey, köpeğin ölmüş olmasıydı. Ama çok şükür ki bu sefer köpeğe kötü bir şey olmadı. Onun yerine koca bir ev yandı ve John, bu adamdan kurtulmak için istenilen şeyi yapmaya karar verdi.



Peki adam ne istiyordu? Ablasını öldürüp en güzel lokasyon olarak New York'u kontrol etmek istiyormuş. Meğer abla da zaten John'un eski bir arkadaşıymış. Hüzünlü bir veda olmuştu. İdare eder bir hikayeydi açıkçası. Zaten sıkıcılık bundan sonra başladı. Kadını öldürdü ve mührün sahibi kardeş bu sefer John'un başına "Ablamı öldürdü." diye ödül koydu. John da bu sefer adamı öldürmek için hareket etmeye başladı. Tahmin edilebilir, saçma sapan, sırf aksiyon olsun diye yazılmış bir ara hikaye. Keza işin sonunda John Wick, adamı otel, bina artık ne neresiyse, öldürür ve filmin sonunda John Wick, kiralık katil örgütünden men edilerek hedef haline gelir. Filmin sonunda John Wick, peşinden kim gelirse gelsin öldüreceğine yemin ederek kaçar.
  • Özetle, 2. film tamamen 3. filmin ön hazırlığı için yapılmış oldu. Yani artık 3. bir film beklemek durumundayız. 2. film, 1. filmden ciddi manada bana göre kötüydü. Sırf Keanu Reeves'in bir orduyu öldürmesini izlemek için para bayıyoruz. Hikaye çok yüzeysel, neredeyse vasat idi. 


Peki ne beklerdim?
Bir kere bu kiralık katillerin gizli hayatı diye bir mantık mı oluşturdunuz, hakkını verin. Keanu Reeves'in 2 kelimeden daha fazla kelime söylemesine fırsat verin. Adam az ve öz konuşmuyordu. Adamın sanki konuşma yetisinde bir problem var gibi modellemişlerdi. Özürlü mü arkadaşım bu adam? Bir sıkıntısı falan mı var? Niye konuşurken acı çeker gibi bir profil çizdirdiniz bu adam için? İki kelime konuşsun, yani silah sesinden başımıza ağrı girdi. İki diyalog koyun.
Bir de sanki testosteron fazlalığı oldu burada diye gereksiz karakterlerle meşgul etmişler. Ares diye bir karakter yaratmışlar. Kadının kayda değer tek bir özelliği yok. Dilsiz sadece. İşaret diliyle konuşuyor.Yani bu karakterin diziye artısı neydi eksisi neydi? Biri bana ne olur açıklasın. John Wick de maşallah işaret dilini dahi biliyor. Bir tek bunu göstermek için mi koymuşlar nedir? Konuşmaymış, karaktere arka plan oluşturmakmış, bir hikaye uydurmakmış amaaaan ne önemi var canım? Koyalım aksiyon müziği, Keanu Reeves zaten var, Laurence Fishburne'yi de getirdik böyle Matrix gibi güzel sükse yaptık. Oh tamam mis. Kim ne derin hikaye istesin salla gitsin değil mi? Imdb'de de şu an puanı 8.3. Helal diyorum.

Zaten filmin amacı 3. filmi getirebilmek gibi bir bok anlatmadılar yani. Kısacası, cidden sevmedim. Filmin ortasında dikkatim dağılmaya başladı. Yeterince ilgi gösteremediğimi ve göstermeme de gerek kalmadığını, keza bir şey kaçırsam bir kayıp olmayacağını sezdim. Özetle hiç üzerinde düşünülmeyecek, beyin bedava bir film yapmışlar. Yüksek bütçeler sayesinde, aksiyon sahnelerinin güzelliğiyle millete gazlamışlar. İnsanlar da bunu yemiş beğenmiş.

İlk filmi beğenmiştim. İkinci filmin geleceği duyurulduğunda heyecanla beklemiştim. Ama belli ki çok da beklenecek bir şeyi yokmuş. Keanu Reeves de görmüş olduk. Çok da şey yapmamak lazımmış demek ki.

Okuduğunuz için teşekkür ederim. Bir sonraki yazımda görüşünceye dek sevgiyle kalın.

Beni takip edebileceğiniz hesaplar:
Instagram
Twitter
Facebook

11 Şubat 2017 Cumartesi

Doctor Stange Film İncelemesi

Uzun zamandır Marvel evreninin aradığı bir rüzgar gibi geldi geçti Doctor Stange bana göre. Yani Iron Man ile Captain America arasındaki triplerden o kadar gına gelmişti ki, sonunda onlardan başka bir şey gördüğümüze sevindim yani yalan değil. Özellikle Doctor Stange'i, Sherlock gibi kült bir diziden ve Enigma gibi harika bir yapıdan bildiğimiz Benedict Cumberbatch oynayınca, ayrı bir etkisi olmadı değil yani. 

Tamam tamam, Hobbit de var evet unutmadık. 



  • Doctor Strange de kim?
Nöro-cerrahi alanında bir efsane haline gelmiş, egoist, kendini beğenmiş, karizmatik, zengin doktor. Tam suratına vurulası, pislik insan. Pis bir zengin. Hiç sevmem. Şaka lan şaka. Adam başarıdan başarıya koşmuş, alanında bir numara olmuş. Bunu da paraya çevirmeyi bilmiş ve zengin olmuş.

Doktor, Stephen Strange, türünün nadir örneklerinden birisiydi. Ta ki o vahim trafik kazasını geçirene kadar. Strange, trafik kazası geçirdikten sonra ellerinin ağır travmalar alması sonucunda doktorluk kariyerini geride bırakmak zorunda kalır. Onun için artık altın çağlar bitmiştir. Ama Strange bunu bir türlü kabullenemez. Değişik tedavilerle servetini sonuna kadar ellerini kurtarmaya harcar ama nafile. Bunun üzerine dünyayı gezmeye başlayan Strange, Ancient One'a rastlar ki filmde kendisi bir kadın olmasına rağmen aslında erkektir ve neden bu ince detayı unuttuklarını bilmiyorum, ve ondan sihir yeteneğini kullanmayı öğrenerek hayatına bir anlam katmayı başarır. Marvel evreninde artık o, dünyayı büyülü yaratıklardan ve tehditlerden koruyan bir süper kahramandır.



Filmin de bu hikayeyi özetlemesi, bir giriş filmi açısından zaten normaldi. Yine de biz detaylı incelemeye kalkarsak;
Kaecillius (Mads Mikkelsen - Star Wars'ın son filmindeki mühendis babayı oynayan adam hani <3) adında eski gözde büyücünün Dormamnu ile anlaşıp karanlığı dünyaya getirerek ölümsüzlüğü yakalama tribini Strange'in toparlamaya çalışması olarak görebiliriz. Yukarıda anlattığım gibi uluslararası camiada ünü duyulmuş mükemmel cerrah Dr. Strange, trafik kazası geçirir ve ellerini düzeltmek için Ancient One'nin öğrencisi olur. Bu esnada yakın zaman içinde Kaecillius adlı eski bir öğrenin karanlık tarafa geçtiğini ve tüm dünyanın risk altında olduğunu öğrenir. Cloak of Levitation ve Eye of Agomotto ile Kaecillius'u ve Dormamnu'yu yenerek dünyayı kurtarır. Filmin sonunda, Thor ile konuşan Strange, Thor'a babalarını bulup Thor ve ailesinin kendi dünyalarına geri dönmelerine yardım etmeye söz verir. 

  • Sahneler nasıldı?


Valla açıkçası ne yalan söyleyeyim, 3D'ye gitmediğim için pişman olduğum tek film diyebilirim. Gerçi Avatar'ı da üç boyutlu gitmek istemiştim, ama o zamanlar 3D ilk defa gündeme geliyordu ve rezillik olacağını düşünerek bilerek ve isteyerek gitmedim. Strange'te ise durum farklı. Gitmeyi istedim, bilet bulamadım. Üzüldüm, zırladım ama bunu arkamda bıraktım. Yoluma devam ettim. Filmi izleyince ise acım depreşti. Çünkü renkler, büyüler, sahneler, efektler tek kelimeyle müthişti. Yani bu filmi beğenmeyen adam Marvel filmlerinden hangisini beğeniyor? Ya da DC'den gidip Batman V. Superman falan mı beğeniyor? Ya da yirmincisi düzenlenen Kaptan Amerika - Iron Man tripleşmesini falan mı beğeniyor bilmiyorum. Çok güzeldi bence film. Bir kere, Benedict oynuyor arkadaşım, adamın hatrına beğenilir. Ayıptır, günahtır. Eğer orijinal hikayeden detay olarak farklı diye beğenmemezlik ediyorsanız artık bu düşünceyi bir kenara koymanızda yarar var çünkü film dünyasına aktarılırken hiçbir şey direkt olarak aktarılmıyor. Bunu birçok seride gördük. Yapmayın.



  • Cloak of Levitation nedir? Filmde pek değinmediler.
Doğru değinmediler. Ama bu bizim hakkında bilmemize engel değil. Orjinalinde Mavi renkte resmedilen cübbemiz, giyene uçma gücü bahşeder. Yüzyıllar boyunca Ancient One'ya ait olduğu düşünülen cübbe, filmdekinin aksine Dr. Strange'ye Ancient One tarafından, Dormamnu ile olan savaş esnasında verilir. Hediye olarak. Çizgi romanlarda daha sonra kırmızı olarak resmedilmeye başlayan bu cübbe ile alakalı da filmde oldukça farklı yorumlama oluşmuş. Bir kavga esnasında Strange tarafından camın yanlışlıkla kırılmasıyla resmen Strange'ye yapışan cübbe, karakteristik özelliklerini göstererek, Strange'yi sadece korumakla kalmıyor, aynı zamanda adama müdahele de ediyor. Ki sahneleri izlemek gerçekten keyif vericiydi. Ama Ancient One tarafından takdim edilmiyor. Zaten Ancient One da kadındı. Tamam bu detaylardan dolayı puan kıralım hadi,



Aynı zamanda bu cübbe, oldukça hızlı, sahibinin üzerinde olmasa bile sahibinin emirlerini yerine getiren ve başka kıyafetlere dönüşebilme gibi huyları da var. Elbette ki fiziksel ve büyü saldırılarından koruması da cabası. Kısacası harika bir pelerin. 

  • Peki Dr. Strange'yi bir daha ne zaman görürüz?
Güzel haberlerim var. Doctor Strange, Thor'un yeni filmiyle 2017 senesinde ekranlarda gözükecek ve daha sonra çok şükür ki Yenilmezler Serisine de 2018 yılıyla birlikte adım atmış olacak. Sen ki Strange, nasıl olur da Yenilmezler takımında olmazsın ki zaten?

Okuduğunuz için teşekkür ederim. Bir sonraki yazımda görüşünceye dek, sevgiyle kalın :)

Beni takip edebileceğiniz hesaplar:

5 Şubat 2017 Pazar

Gaming İstanbul || GIST 2017 Gittik, gördük. Mutlu etti mi?

Merhaba arkadaşlar! Gist'in sadece son günü teşrif edebildiğimden, sadece bugüne özel değerlendirmeler yapacağım. Sevabıyla günahıyla, ne var ne yok hepsini paylaşmayı amaçlıyorum.

İstanbul'da yaşayanlar bilir, Beşiktaş ile başladık maceramıza. Cumartesi 10:00'dan 20:00'a kadar olsa bile, bugün, yani 05/02/2017 Pazar günü için konuşmam gerekirse, internet sitelerinde 18:00'da fuar bitecek şeklinde yazıyordu. Biz de daha fazla vakit ayırabilmek adına en geç 13:00 gibi orada olmak üzere yola çıktık. Hafif yağmurlu, nispeten daha ılık bir Pazar gününde kendimizi vapurda bulduk. İki tane çocuğun, şarkıları jaz versiyonlarıyla söyledikleri vapur turumuzdan çıkarken de oldukça keyiflenmiştik. Yağmurdu çamurdu, aklımızdan uçtu gitti.

Aslında Beşiktaş'tan gitmeye kalktığımızda 40 dakika kadar yürümeye hevesliyseniz, yürünecek mesafedeydi ki biz yürüyelim diye anlaşmıştık. Baktık ki yağmur arttı, vazgeçtik. Bir taksiye atladık ve beş on dakika içerisinde fuar merkezine varmıştık. Yani fuar çok uzak veya karmaşık bir yerde değildi. Taksiler genel olarak bu fuarın varlığından haberdar idi.



İlk gözlem: Sıra. Çok sıra. Her yerde sıra.

Girişler günlük 15 TL idi. İdare eder bir fiyat diye düşünüyorum. Bilekliklerimizi aldıktan sonra fuarın olduğu -5. kata indik ve asıl curcuna o zaman başladı. Çünkü içinden çıktığımız o sıraları özler bir vaziyetteydik. 

Çok fazla yermek istemiyorum, ama kolpa olan çok şey vardı. Bir kere bence, çoğu "fuar merkezli indirim" olayları biraz göz boyamacaydı. Bir kupaya 15 TL veriyorsan, bir kaleme sırf üzerinde minion var diye 20 TL veriyorsan, o uygun fiyat değildir arkadaşım. Bunda bir anlaşalım isterseniz. Klavyeler, bilgisayarlar falan onlar için söyleyecek bir şeyim yok. i7 işlemcili bir HP bilgisayar 6000 TL falandı. Teşekkürler dolar. Sen bir numarasın.

İçerisi labirent gibiydi ve gerçekten çok fazla insan vardı. Yürüyemiyorduk, etrafı gezemiyorduk. Stantlarda vakit geçiremiyorduk. Bi' ara Oyungezer tarafındaki VR'ı inceleme fırsatını yakaladık. Ama VR teknolojisi o kadar yeni ki, beni çok cezbetmedi. Bende zaten Samsung VR var, S7 Edge alırken yanında kampanyayla birlikte edinmiştim. Evet çok güzel, ama gelişmesi lazım. 

12:00'da Dost Kayaoğlu ile söyleşi varmış. Bir saat ile kaçırdığım için çok canım sıkıldı ama biraz gezdikten sonra Oyungezer'in Enis Kirazoğlu ile söyleşini yakaladım ve tahmin edin ne oldu? Söylenen hiçbir şey anlamadım. Çünkü çok gürültülüydü. Adamların dibindeydik, ama karşı taraftaki stantlardan o kadar yüksek ses geliyordu ki ben ne konuştuklarını bir türlü anlayamadım.

No: 70'in demosu oynandı. Oturup onu izledim. Oynayanların ve geliştiricilerin ne anlattığına dair yine bir fikrim yok. Çünkü biliyorsunuz: Ses. 

Bu fuarı bize özletle derseniz: Sıra, Gürültü, Kalabalık. 

Ben tüm bunları geçiyorum, acaba insanımız oraya ne düşünerek geldi, bunu merak ediyorum gerçekten. Pusetli ablalar bebekleriyle çıkmış gelmişler, etrafta dizimiz boyunda çocuklar koşuyordu. Anne babaları nerede, napıyor bu çocuklar belli değil. 2 adım atamıyoruz, insanlar yol olarak ayrılmış alanlarda durup dururken fotoğraf çekilmeye karar veriyorlar ki o yollar 4-5 kişi genişliğinde. 

Tüm bu karşama içinde tabii ki sunum olması amacıyla fotoğraf falan çekmeyi düşünemedim. Salağa döndüm. Ben ki birçok konsere gittim, birçok etkinliğe katıldım, böyle bir ortam görmedim. Yanındaki adamın sesini duyamıyordun. 

E tabii o kadar sıcak, insanlar cosplay yapacağım, stanttan diğerine koşacağım derken terlemiş. Ortam leş gibi ter kokuyordu. Sigara içmek yasak olsa bile içeride leş gibi bir sigara kokusu gırla geziyordu. Yani gitmediyseniz üzülmeyin, kaybettiğiniz hiçbir şey yok. Çünkü Resident Evil incelemesi mi görmek istiyorsunuz, açın Youtube'ta oynayanları izleyin. No 70 mi izlemek istersiniz? Sinan Akkol'u biliyorsunuz. Son haftalarda kanalın harika bir video yayınladı. Bunlar değerli üstatlar. İzleyin, pişman olmazsınız. 

Değişik bir gün müydü? Ortam değişik miydi? Cosplay yapan çocukları görmek hoş muydu? Evet. Ama bir yerden sonra etrafta sıcaktan mayışmış, onca saat ayakta olduğu için yorgunluktan bitap düşmüş bir şekilde duvar kenarına çil yavrusu gibi dizilmişler miydi? Evet. 

Tekrar soruyorum. Pusetli abla ne işin vardı senin orada? Ben iki bacaklı bir insan olarak tek başıma düz yolda yürüyemiyordum, sen pusetti bebekti, anlıyorum belki çocuğun vardı oyun moyun ayağına zannettin çocuklar için etkinlik ama, biraz insaf! 

Kısacası böyle ortamlara ciddi manada yaş sınırlaması gelmesi gerektiğini düşünüyorum. Hani bu düşüncem belki bazılarınız için acımasızca, düşüncesizce veya bencilce gelebilir, ama 3 yaşındaki çocuğun ayağıma dolanmadan orada inceleme videosu izleyip, takip ettiğim youtuberların söyleşilerini dinlemek isterdim. 

Eksikleri çoktu. Gerçekten çoktu. Daha özenli işler yapılabilir diye düşünmeden kendimi alamıyorum. Yine de değişik bir atmosferdi. Gidilmemekle kaybedilecek hiçbir şey yoktu, ama değişik bir aktiviteydi sonuçta. Karar sizin :)

Okuduğunuz için teşekkür ederim. Bir sonraki yazımda görüşünceye dek, sevgiyle kalın :)

Beni takip edebileceğiniz hesaplar için
Instagram
Twitter
Facebook

4 Şubat 2017 Cumartesi

Atatürk Arboretumu

Bugün bahar gibi bir kış gününe gözlerimizi açtığımız için, ciğerlerimiz bayram etsin diyerek yollara düştük. Ben İstanbul Anadolu yakasında oturan bir gariban olarak, gitmek gözümde o kadar büyümüştü ki, bir ara vazgeçip evde oturup filmdi oyundu falan dalsam mı desem bile, kendi kendimi telkin edip, düştüm yollara. Sevgili Traffi uygulaması sayesinde de rahatlıkla vardım.

Atatürk Arboretumu da nedir diye soranlar olabileceğinden, öncelikle orayı bi' tanıtarak işin içine gireyim. Atatürk Arboretumu, İstanbul Üniversitesi Orman Fakültesi'ne ait, Sarıyer'de konumlanmış geniş bir ormanlık arazi. Gitmesi ise biraz zaman alsa da sıkıntılı değil. 

Anadolu Yakası'nda oturanlar için anlatmam gerekirse, Metrobüs ile Zincirlikuyu'ya geçtikten sonra Hacıosman metrosuna binip, en son durakta iniyoruz. Oradan kalkan 42HM numaralı otobüse bindiğimiz zaman, Kemerburgaz Yolu durağında (yaklaşık 15-20 dk mesafe) iniyoruz ve karşıdan karşıya geçip, yokuş yukarı giden anayolu takip ediyoruz ve tataaaam. Karşımızda. 


Öğrenciyseniz, işiniz çok kolay. Haftasonu 5 TL veriyor ve içeri giriyorsunuz. Ben şahsen Anadolu Üniversitesi'nin öğrencilik hakkından yararlandığımdan, 5 TL'ye girebildim. Öğrenci olmayanlar ise haftasonları 15 Tl'ye giriyorlar. 

İçeride piknik falan yapmanıza izin vermiyorlar. O yüzden hiç o heveslerle gitmeye kalkmayın. Krakerdi falan götürebiliyorsunuz, onlardan tırtıklayabilirsiniz. Genelde millet kapının önündeki kafelerden bir şeyler alıp yiyor, ya da hemen ayakta ne var ne yok yiyip içeri geçiyorlardı. 

Yuvaları da var
Girişte sağımızda ve solumuzda yukarıda gördüğünüz gibi minik göller bizi karşılıyor. Etrafına banklar koymuşlar ve insanlar o banklarda dinlenirken bu manzaranın tadını çıkarıyor. Hemen ileride ördek, yanlış anlamadıysam karabatak da olabilir, birkaç çeşit kuş görmek mümkün. Genel olarak arboretumun içinde hayvan yok. Yani durup dururken karşınıza ayı falan çıkmaz. Korkmayın. Kedi köpek de görmedik biz. Bir tek girişte bir köpek vardı, o da belki oranın kendi köpeğidir, bilemedim.

Göl üzerinde yüzen ördekleri yakından görmek mümkün
Genel olarak asfaltla insanların rahat yürümesini sağlamak amacıyla yollar düzenlenmiş olsa da, birazcık marjinal takılıp ağaçların arasından gitmeye kalkarsanız bilmeniz gereken bir şey var: umarım yağmur zamanında gitmemişsinizdir. Çünkü içiniz dışınız çamur olabilir. 

Ağaçlara böyle kuş yuvaları yerleştirmişler. Çok tatlı :)
Genel olarak mis gibi bir havayla karşı karşıyaydık. Çok güzel dakikalar geçirdik. Dönüşte de, geldiğimiz yolu gerisin geri gittik, lakin insanların en azından senede birkaç kere gitmesi gerektiği fevkalade bir yer olarak hafızalarımıza kazıdık. 

Umarım siz de bu güzel yeri görür ve ağacın değerini diğer insanlara anlatmaktan geri durmazsınız. Çünkü İstanbul ölüyor arkadaşlar. Boğuluyoruz. Otobüslerde, şehirde, kendi evimizde, iş yerlerimizde, okullarımızda... Gittikçe daha hızlı ölüyoruz.

Şu manzaranın bir kıymeti olmalı. Ormanları çoğaltın!
Tek bir çözüm yolu var. Doğayla iç içe olabilmek. Ağacı sevin, hayvanları sevin. Kıymet vermeniz gereken şeyler bunlar olmalı. Daha fazla AVM'ye ihtiyacımız yok, ama ormana, ağaca, göllere, kuşlara, hayvanlara, kısacası hayata, yaşamaya ihtiyacımız var. 

Çünkü ben de bi moda blogger'ı ruhu taşıyor olabilirim :P

Cennet gibi vatan, cehenneme dönmesin istiyoruz. Çok mu şey istiyoruz?

Yazımı okuduğunuz için teşekkür ederim. Bir sonraki yazıma dek, sevgiyle kalın. 

Beni takip edebileceğinz hesaplar:







Benim Kedi Hikayem

/*Blogumda kendimi tanıttığım alana baktığınızda gezi yayınlarımın ve kedi köpek gibi hayvan dostlarımızla alakalı bakım detayları vereceğim yazılar da yazacağımı belirtmiştim. Kolaylık olması babında bunları konu dışı alanıyla etiketleyeceğim. Böylelikle görmek istemeyen, esas görmek istediği yazıları okuyabilir.*/

Yazımın manası aslında başlığında gizli. Bu benim kedi hikayemdir. Yani 1,5 yaşındaki kedim Mırmır (evet çok yaratıcı isim veririz) ile nasıl karşılaştım, nasıl aldım ve ne gibi sorunlar yaşadım, bu sorunları nasıl aştım gibi soruların cevaplarını verebileceğim özet niteliğinde bir yazı olacak. Bu girişten sonra hadi başlayalım:

Öncelikle Mırmır'ın cinsi nedir? Mırmır bir Scottish Fold cinsine ait kedidir. Tekir gibi kırçıllı tüylere sahip olmasından dolayı sanırım, safkan yada kırma olup olmadığıyla alakalı bazı çelişkili ifadeler var. Bana göre önemli değil. Beni ilgilendirmiyor cinsi. 

Mırmır'ı barınağa gitmekten son anda kurtardım. Kendisinin kalçası kırıktı ve ameliyat edilmişti. Sahiplendirilmeye çalışıyorlardı. Kalçasının kırık olduğunu bilmeden kabul ettim. Kediciğim bana gelirken kalçasından ameliyat edildiğini öğrendim.
Daha evvel kedi beslemediğimden bu durumla nasıl başa çıkılır bilemedim. Bana geldiğinde sırt tüyleri yoktu ve topallıyordu. Düzelecek dediler. Düzelmedi.
Veteriner "Tekrardan ameliyat olması gerek." dedi. "Olmazsa bacağını kaybetme riski bile var. Şu an diğer kediler için normal bir hareketi yaparken bile canı acıyor." dedi.
İnanmadım lan tabi. Hemen atlayacak mıyım yeni tanıştığım veterinerin sözüne?

Ben de tanıdık bildik bir veteriner buldum. O da aynı şeyleri söyleyince tamam dedim. Yapalım ameliyatını. Hazır başlamışken kısırlaştırmayı da yapabilir miyiz yoksa onun için beklemek mi lazım dedim. 7 aylıktı o dönem. Olur dedi veteriner. "Vakti gelmiş." dedi özetle. 7 aylık olana kadar iki kalça ameliyatı ve bir kısırlaştırma atlattı tatlı Mırmır.

Çok da güzel iyileşti. İkinci ameliyattan sonra toparladı. Artık topallama falan yok, ama elbette ki bildiğiniz bir kedi gibi değil. Hiçbir zaman da olamayacak. Asla yükseklere zıplayamayacak, yeterli çevikliğe ulaşamayacak. Ama en azından dört ayak üstünde, mutlu, ezik mi ezik bir topaç olarak hayatına devam ediyor.

Kısır diye mi bilmem. Daha evvel kedi de beslemediğim için kilo kontrolü olarak da pek bilgim yok. Bu cins kedilerin heybetli olduğunu zaten internette okumuştum. yani bi' araştırıyorsun, zayıf olanı yok. hepsi yumuk yumuk hepsi şişko. E benim ki de 4.5 kilo oldu. 1.5 yaşında bir kedinin 4.5 kilo olması biraz fazla geliyor insanlara. Bence de öyle ama elimizden geldiğince hareket ettiriyoruz, bir de ciddi manada kaliteli mama veriyoruz.  

Velhasıl, yumuşak sesli, genel tabirle sessiz bir kedi. tabi bana dert anlatmaya çalıştığı zaman "Tanrım neden seninle uğraşmak zorundayım ki insan?" diye düşündüğünü hissetmiyor değilim. Ama olsun. birbirimizi seviyeli bir şekilde sevdiğimiz sürece problem yok gibi duruyor. 

Önemli olan o mırlaması. o mırladıkça bana bir rahatlama geliyor.

Okuyanlara sevgi çiçeği manasında güncel fotusunu bırakayım:

Benim tatlı Mırmır'ım :)


Buraya kadar okuduğunuz için teşekkür ederim. Dediğim gibi bu yazı konu dışı olarak nitelendirdiğim alana ait bir yazıydı ve ara ara bu yazılarla da meraklılara ulaşmaya gayret edeceğim. Bir sonraki yazımda görüşünceye dek, sevgiyle kalın :)

Beni takip edebileceğiniz hesaplar:
Instagram
Twitter
Facebook