22 Ocak 2017 Pazar

Passengers || Uzay Yolcuları Film İncelemesi

-- SPOILER İÇERİR BAŞTAN SÖYLEMESİ --


Merhaba arkadaşlar! Taze taze gittiğim Passengers filminin hemen incelemesini yapayım dedim. 



Jurassic World, Guardians of Galaxy gibi filmlerden tanıdığımız Chris Pratt ve Açlık Oyunları film serisiyle kalplerimizde taht kuran, X-Men'deki oyunculuğuyla kendisine büyüleyen Jennifer Lawrence'ın başrollerini paylaştığı bu film için bilim kurgu diye düşünüp gitmeye kalkarsanız ben şimdiden söyleyeyim, öyle bilim kurgu aksiyon falan beklemeyin. Bu film bana göre romantik bir film idi. Tabi bunu küçümsemek adına söylemiyorum. En azından şöyle bir açıklama getireyim. Eğer bu filme bilim kurgu, aksiyon filmi olarak bakıp, o şekilde izlerseniz filmi vasat bulabilirsiniz. Ama romantik bir yapım olarak düşünürseniz o zaman da ortalamanın üstünde ve hatta gayet güzel şeklinde yorumlayabilirsiniz.

Peki film bize neyi anlatıyor? Diyelim ki, dünya size artık çok lüks geliyor, ya da ağır, içi boş ve tüketimden dolayı çıldırmış insanlarla dolu. O sırada size bir çare sunuluyor. Yaklaşık 120 dünya yılı uzaklığındaki Homstead 2 adlı gezegende, yepyeni bir yaşam fırsatı. En zengininden en fakirine herkesin rahatlıkla gidebileceği ve sıfırdan başlama şansının verildiği bir gezegen. İşte baş kahramanımız Jim (Chris Pratt) bir tamirci olarak dünyadaki yaşamına son vererek, Homestead 2 gezegeninde kendisine sıfırdan bir hayat kurma hayaliyle gemiye binmiş. Amacı basit, yeni dünya, yeni hayat, tamir edilecek ve icat edilecek yeni aletler... Kısacası mutlu olacak. Evet, bu hayalle yola çıkmış. 

Starship
Filmimiz, sonsuz uzayda hareket eden Starship'in bir meteor yağmuruyla başetmesi sırasında başlıyor. Efektler muntazamdı bu arada ki belirtmeliyim ben 3D'sine de gitmedim. Öyle yüksek donanımlı bir yerde de izlemedim filmi. Buna rağmen görsel olarak etkilendiğimi söyleyebilirim. Geminin yapay zekasının meteor yağmuruyla nasıl başettiğinin anlatılması da çok hoştu. Gücü ön taraftaki kalkana yükeyip meteor yağmurundaki meteorlardan koruması, daha büyük bir meteora çarpınca geminin sarsılması... Ama en güzeli de geminin tıpkı dünya gibi belirli bir hızda dönmesi ki bu çok bir detay çünkü dünyada yaşayan her canlı, dünyanın merkezcil kuvvetiyne etkilenir bir haldedir ve vücutları buna alışkındır. Gerçi bu konularda uzman değilim o yüzden pek yorum getiremem. Yine de yerçekimini vs. bu şekilde bağlamaları hoş bir çalışma olmuş.

Ne yazık ki bu meteor yağmurunda bir şeyler ters gidiyor ve sistemlerde aşırı yükleme olmaya başlıyor. Bu esnada yolculardan Jim'in uyku kapsülüne de aşırı yükleme oluyor ve içindeki çiplerden biri hasar görüyor. Bu da Jim'in yaklaşık 90 sene daha erken uyanmasına vesile oluyor. 

Jim Preston
Jim'in erken uyanması ve bir daha uyuyamayacak olmasının idrakı, bir sene boyunca tek başına ve gemideki yapay zekalardan başka kimseyle konuşamayacak oluşu, dünyaya yardım mesajı yollasa bile bunun cevabının 50 küsür sene sonra eline ulaşabileceği düşüncesiyle yüzleşme halleri açıkçası bize kendimizi sorgulatır cinstendi. Jim'i izlerken durmadan aklımızdan "Peki ben olsam ne yapardım?" şeklinde o soru geçip durdu. 

Jim'in bir sene içerisindeki hayatını izlerken, boş bir gemide oyun oynayışını, bir insanıun sıcaklığını ve muhabbetini arayışını, bu muhabbete en yakın olan barmen şeklindeki androidin ki Master Of Sex'i izleyen herkes Michael Sheen'i bilir, aslında değersiz bir rol gibi görülse de başrollerden birini kapmış olması oldukça ironik bir his verdi bana. Yani, izleyici onun bir robot olduğu ve hatta empati kursa bile seni asla anlayamayan ve ona biçilmiş görevi harfi harfiye yerine getiren bir robot olduğu biliyor ve bu o rolü sanki değersizleştirse bile, şöyle bir baktığında Jim'in o bir senelik hayatında en büyük alanı yine Arthur, yani Michael Sheen'in rolü olan robotun kapladığını bilmek, karaktere gerçekten empati kurmayı başardığımızda bizi boşluğa düşürdü. 1 sene boyunca konuşabildiğin, iletişime girdiğin tek şey, bir insan bile değil. 

Arthur


İşte bu da Jim'i doğal olarak bir depresyona sürüklüyor. Öyle ki intharı bile düşünüyor ama yaşam isteği ağır basarken, derin uykudaki yolculardan birine, Aurora Lane'ye (Jennifer Lawrance) gözü takılıyor. Onun hakkında erişebildiği tüm bilgilere erişirken, zaten uzun zamandır insana hasret olan bünyesi, yalnızlığıyla iyice pekişmiş acısı yüzünden büyük bir ikileme düşüyor. hayatı boyunca yalnız mı kalmalı, yoksa amansızca aşık olduğu bu kadını uyandırıp birlikte mi acı çekmeliler? Hatta bunu Jim'in Arthur'a söylediği cümleyle anlatmak gerekirse, "Issız bir adaya düştün diyelim. Çıkış yok. yanına tek bir kişiyi alabilirsin ama onu yanına almak demek, onun hayatını da elinden almak demek. Ne yapardın?"

Hoş bir durum değil. Allah'ı var, Jim de bu düşünceden kurtulmak için çok uğraşıyor. Gerçekten ama gerçekten uzak durmaya çalışıyor ama sonunda yalnızlığına yeniliyor. Aurora'yı uyandırıyor.  

Aurora Lane
Filmin bu noktasına kadar gerçekten çok tatlı, psikolojik değerlendirmelerle dolu sahneler izlemiş oluyoruz. Ne zaman ki Aurora uyanıyor, iş artık romantizme, doğal olarak dönüyor. 
İki karakter, tek başlarına kaldıkları koca bir gemide, doğal olarak birbirleriyle iletişime geçmekten dolayı hızla yakınlaşıyorlar ve en sonunda aralarında minik bir aşk doğuyor. Tabi işte aksiyon, drama olacak diye kız daha sonra çocuğun kendisini bile isteye uyandırdığını öğreniyor vs vs. Buralara pek değinmek istemiyorum. Çünkü Jim'in yalnız başına geçirdiği o bir seneyi gözümüzle gördüğümüzden, yaptığının evet büyük bir yanlışlık olduğunu kabul ediyoruz ama ona da hak veriyoruz. Kim 90 sene boyunca yalnız yaşayabilir? Ama Aurora'nın tepkisini de anlıyoruz. Nasıl bir insanın tercihi yüzünden tüm hayatın bir gemi içinde kalabilir? 90 sene boyunca nasıl tek bir insana mahkum kalabilirsin ki? 



Kısacası orada da iki karakterin yaşadıkları ve tek bir tercih üzerinden kimin nasıl etkilendiğini çok rahat inceleme fırsatı veriyor film bize.  İşte tam bu esnada, mürettabattan bir adamın gemideki program hataları yüzünden uyanmasına şahit oluyoruz. Gus Mancuso (laurance Fishburne) sonunda hepimizin idrak ettiği ama bu iki şapşalozun bir türlü akıl edemediği ki bir tanesi de tamirci ha, (hadi diğeri gazeteci falan anlamaz böyle işlerden, ama sen bir de mekanik işlerden anlıyorsun be Jim) uyanıyor ve uyanmalarının sebebinin gemide bir şeylerin ters gitmesi olduğunu söylüyor. Yanlış bir şekilde derin uykudan uyandığı için organları hızla iflas ederken ikisinin barışmasını sağlayacak bir amaç veriyor. Gemiyi kurtarmak.

Gus Mancuso
Problemi arıyorlar, buluyorlar, adam kendisini feda etmesi gerektiğini söylüyor, ikili arasındaki duygusal konuşmalar, falan filan bilindik şeyler, derken adam mucizevi şekilde kurtuluyor ama uzay boşluğuna savruluyor, kızımız onu kurtarmak için gözünü kırpmadan atlıyor, zar zor kurtarıyor ki heyecan olsun, adam ölmüş gibi davranıyor, kız gözünü karartıp tüm yetkileri kullanarak adamı canlandırıyor, öpüşüyorlar barışıyorlar. Daha sonra adam uyanınca işte diyor ki, tıbbi kapsül derin uykuya sokabiliyor ama sadece birimiz girebiliriz. O da sensin. İstediğin gibi yaşamına devam edebileceksin. Kızımız da umutsuz bir romantik çıkıyor ve adamla birlikte kalmayı tercih ediyor.



Son sahne 89 yıl sonra, mürettabatın uyanması ve Aurora'nın onlara bıraktığı mesajı dinleterek son buluyor. Meğersem bu iki deli, dünyadan gelen ağaçları, börtüleri böcekleri komple bu 89 sene içerisinde serbest bırakmışlar. Gemi de kompe vahşi bir ormana dönmüş. Kuşlar böcekler uçuyor her yerde. Doğal olarak iki kahramanımız da ölmüşler. 

Film kısacası psikolojik dram tadıyla başlayıp romantik bir mutlu sonla bitiyor. Ha güzel miydi, güzeldi. Sıkıcı mıydı? Bazı kısımlarda evet. Gereksiz bir duygusal drama, gereksiz kasış sahneler yok muydu? Elbette ki vardı ama bana göre 10 üzerinden 7 ve üzeri bir filmdi. Bundan iyisi Interstellar yani.

O da ne güzel filmdi...

Posterdeki "There is a reason they woke up." yazısının manasını ise vereyim: adam kaza sonucu uyanıyor. Kızı da kendi derdine uyandırıyor. Nokta.

Buraya kadar sıkılmadan, bıkmadan usanmadan okuduğunuz için teşekkür ederim. Bir sonraki yazımda görüşünceye dek, sevgiyle kalın.

Bir de küçük not: Diğer yazılarımı okumayı da unutmayın :)

Beni takip edebileceğiniz hesaplar:
Instagram
Twitter
Facebook

6 yorum:

  1. başına koca bir spoiler yazman lazım.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. aslında diğer yazılarımda da koymuşluğum var. bununkini neden unuttuysam... eklerim, teşekkür ederim :)

      Sil
  2. Yazıda gözden kaçan bir husus var, Jim'in geminin arızasını tespit edememesi çok normal, arıza tespit yeri hem geminin komuta bölümünde (oraya ne yapsalarda giremediler) hem de hataların elle toplanması gerekli ki, o zaman bile yine komuta bölümüne girmek lazım.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Merhaba, orada anlatmaya çalıştığım şey, gemide bir şeylerin yanlış gittiğinden şüphelenmek için bir yerde geç kaldığı idi. Yani tamircisin, etrafındaki robotların çoğu bozulmaya veya garip hareket etmeye başlıyor. asansörler bozuluyor vs. ama sen "burada bir terslik var." demiyorsun. ya da en azından senaryoya bunu eklemeyi pek uygun görmediler herhalde. ne zamanki mürettebattaki adam uyanıyor, Jim o zaman "son zamanlarda böyle böyle evet." Aurora da "aa ben de 2 gün odamda kapalı kaldım." falan diyor. orada evet aurora belki jim'den bir yerde nefret ettiğinden iletişime geçmiyor, ama 2 gün odanda kilitli kalmak bence bir arıza sebebidir. ya da ben mesleğims ebebiyle olağanı dışında hareket eden her nesneye yazılımsal hata gözüyle bakıyor da olabilirim :)

      Sil
  3. Ayrıca, Jim Aurora'nın hayatını çalmadı tam tersi ona bir hayat hediye etti, çünkü Jim onu uyandırmasa veya intihar etse gemi içindeki 5238 kişi ile zaten yanıp kül olacaktı. Bu da çok güzel bir ayrıntıydı.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. bu da Aurora'nın bakış açısına göre değişecek olan bir düşünce bence. :)

      Sil