22 Ocak 2017 Pazar

Bones 12. Sezonuyla Döndü! 12. Sezon 1. Bölüm İnceleme


Birinci bölümü anca şimdi izlediğime inanamıyorum. Ama bir sorun niye? Genelde dizileri biriktirip bir anda seyretmeyi daha çok seviyorum. Neyse hiç beklemeyelim ve 12. sezon 1. bölüm incelemesine başlayalım.

11. Sezonda nerede bırakmıştık?

Zack
Hatırlarsınız ki 11. sezonda bir psikopat seri katil ile uğraşıyorduk. Bones'un 11 sezonunun 8-9 sezonunda zaten seri katillerle uğraşmış oluyorlar ama bu seferki farklıydı. Bu seferki Bones'un tehlikeli olduğunu söylüyordu (bu kaçıncı sanki daha evvel kaçırılmamışlar gibi). Her neyse, allem ettik kallem ettik ve sonunda sıkıntıyı çıkaranın Zack olduğu ortaya çıkmıştı. 12. sezonun gelişinde bahsettiğim yazımda belirttiğim gibi, gerçi tamamen bir temenniydi, bu cinayetleri Zack işlememişti. O da en az Brennan kadar kurbandı. 

Zack ile ilgilendikleri bu süreç içerisinde detaylara girmemekle birlikte şüpheleri çektikleri tek yer oldu. O da yeni ortaya çıkmış, biraz sinir bozucu ne idüğü belirsiz profilciydi ki ondan da bir şey çıkmayacağını biliyorduk. Keza Bones senaristleri 12 sezon boyunca hiç şaşırtmadılar. Her zaman en alakasız kişileri şüpheli gibi gösterip, en mantıksız kişiyi suçlu bulurlar.

Karen, profilci abla
Bütün dizi boyunca Bones'a takıntılı, Bones'un etrafında olmak isteyen biri profili çizildi. Hatta Zack'in çift kişilikli birisi olduğu savı ortaya atıldı. Keza öyle de oldu. Bones, Zack ve Karen'ın konuşmalarının neticesinde tüm bu cinayetleri Zack'in işlediği kanıtlandı. Zack ise bunların hiçbirini hatırlamıyordu. 

Tabii ki dizinin bu şekilde bitmeyeceğini biliyorduk. Booth, içgüdüleri sebebiyle Zack'in suçlu olmadığına inanıyordu. Bu olayda Zack kullanılıyordu ve bunu kanıtlamaya kararlı gibiydi. Zaten de hep öyle olmaz mı? 12 sezon boyunca Booth'un bir kere bile içgüdülerinde yanıldığını görmedim. Bilim yanılır, Booth yanılmaz! 

Booth ve Aubrey, Aubrey Booth'u Zack'in suçlu olduğuna inandırmaya çalışırken
Son sahne henüz gelmemişti. Son beş dakikaya girmeden asla Bones senaristleri gerçek katili açığa çıkarmazlar. Bakınız öyle de oldu. 

Hiçbir kanıt bulamayan bilim adamlarımız, son kez son kurbanı incelerken fark ediyorlar ki, kurban aslında yapışık bir ikizmiş ve ameliyatla ayrıldıklarında ölmüş. Böylelikle bir teori ortaya atıyorlar. İkizlerden diğeri, diğerinin kişiliğini almış ve yoluna o kimlikle devam etmiş olabilirdi. Keza öyle de olmuş. Yüzü incelerken fark ediyorlar ki aradıkları adam, Zack'in doktoruydu.



Bu esnada doktoru Zack'i çoktan almış ve hastaneye geri yatırmıştır. Ona sakinleştirici adı altında öldürecek olan iğneyi yapmadan hemen önce Zack durumu anlar ve boğuşma gerçekleşir. Zack, bu boğuşma esnasında şırıngayı ele geçirir ama doktorunu öldüremez. Doktor ise bu andan faydalanıp Zack'i alaşağı eder ve o sırada Zack Booth tarafından kurtarılır. 

Dizinin son sahnesinde Zack, Booth ve Bones'a 10 sene önceki cinayeti kendisinin işlemediğini, onda cinayet işleyebilecek bir kapasite olmadığını söyler. Bones inanmaz ama Booth Zack'i destekler. Böylelikle birinci bölümün sonuna gelinir. 

Gelelim düşüncelere, 

  1. Her zamanki gibi oturtup izleten bir bölüm müydü? Evet. Zaten sezonların bir son bölümleri bir de ilk bölümleri heyecanlı geçer. Bizi yine şaşırtmadı.
  2. Bildikleri yoldan şaşmamışlar. 11 sezon boyunca başarılı olarak görülen o stabillikten ayrılmamışlar. Yine her zamanki gibi son dakikada bir şeyler ortaya atıp bambaşka birini suçlu buldular. Onca profil, onca kanıt ne işe yaradı? Bir kanıt sayesinde komple tüm senaryo değişmiş oldu. 
  3. Ve tabii ki son beş dakika içerisinde tüm olay çözüldü. Yani ilk 10 dakika ile son 5 dakikayı izleyerek tüm bir bölümü özetleyebilirsin.
  4. Buna rağmen 12. sezonunda gittiğine göre, bu dizi izlenir arkadaş. 
Beni heyecanlandıran şey ise, Zack'i bu sefer tamamen kurtarmaya karar vermeleri. Bu sezon son sezon ve final sezonunda Zack'i tekrardan aralarına almaları demek, izleyici için kapanmamış yaraların iyileşmesi anlamına gelecektir eminim. Ben açıkçası Zack'in tekrardan canlanmasına çok sevindim. Ama siz yine de çok beklenti içinde olmayın. Sezonun ortalarında bir kere daha Zack'i gösterip son 2 veya 3 bölümü bu konu üzerine ayırabilirler. Genelde tüm sezonları bu şekilde atlattılar. 

Ama bu final sezonu! Belki bu sefer bir değişiklik yaparlar ve şaşırırız. Siz ne dersiniz?

Okuduğunuz için teşekkür ederim. Bir sonraki yazımda görüşünceye dek, sevgiyle kalın :)

12. sezonla alaklı tahmin yazısı için ise: tık

Beni takip edebileceğiniz hesaplar:
Instagram
Twitter
Facebook

Passengers || Uzay Yolcuları Film İncelemesi

-- SPOILER İÇERİR BAŞTAN SÖYLEMESİ --


Merhaba arkadaşlar! Taze taze gittiğim Passengers filminin hemen incelemesini yapayım dedim. 



Jurassic World, Guardians of Galaxy gibi filmlerden tanıdığımız Chris Pratt ve Açlık Oyunları film serisiyle kalplerimizde taht kuran, X-Men'deki oyunculuğuyla kendisine büyüleyen Jennifer Lawrence'ın başrollerini paylaştığı bu film için bilim kurgu diye düşünüp gitmeye kalkarsanız ben şimdiden söyleyeyim, öyle bilim kurgu aksiyon falan beklemeyin. Bu film bana göre romantik bir film idi. Tabi bunu küçümsemek adına söylemiyorum. En azından şöyle bir açıklama getireyim. Eğer bu filme bilim kurgu, aksiyon filmi olarak bakıp, o şekilde izlerseniz filmi vasat bulabilirsiniz. Ama romantik bir yapım olarak düşünürseniz o zaman da ortalamanın üstünde ve hatta gayet güzel şeklinde yorumlayabilirsiniz.

Peki film bize neyi anlatıyor? Diyelim ki, dünya size artık çok lüks geliyor, ya da ağır, içi boş ve tüketimden dolayı çıldırmış insanlarla dolu. O sırada size bir çare sunuluyor. Yaklaşık 120 dünya yılı uzaklığındaki Homstead 2 adlı gezegende, yepyeni bir yaşam fırsatı. En zengininden en fakirine herkesin rahatlıkla gidebileceği ve sıfırdan başlama şansının verildiği bir gezegen. İşte baş kahramanımız Jim (Chris Pratt) bir tamirci olarak dünyadaki yaşamına son vererek, Homestead 2 gezegeninde kendisine sıfırdan bir hayat kurma hayaliyle gemiye binmiş. Amacı basit, yeni dünya, yeni hayat, tamir edilecek ve icat edilecek yeni aletler... Kısacası mutlu olacak. Evet, bu hayalle yola çıkmış. 

Starship
Filmimiz, sonsuz uzayda hareket eden Starship'in bir meteor yağmuruyla başetmesi sırasında başlıyor. Efektler muntazamdı bu arada ki belirtmeliyim ben 3D'sine de gitmedim. Öyle yüksek donanımlı bir yerde de izlemedim filmi. Buna rağmen görsel olarak etkilendiğimi söyleyebilirim. Geminin yapay zekasının meteor yağmuruyla nasıl başettiğinin anlatılması da çok hoştu. Gücü ön taraftaki kalkana yükeyip meteor yağmurundaki meteorlardan koruması, daha büyük bir meteora çarpınca geminin sarsılması... Ama en güzeli de geminin tıpkı dünya gibi belirli bir hızda dönmesi ki bu çok bir detay çünkü dünyada yaşayan her canlı, dünyanın merkezcil kuvvetiyne etkilenir bir haldedir ve vücutları buna alışkındır. Gerçi bu konularda uzman değilim o yüzden pek yorum getiremem. Yine de yerçekimini vs. bu şekilde bağlamaları hoş bir çalışma olmuş.

Ne yazık ki bu meteor yağmurunda bir şeyler ters gidiyor ve sistemlerde aşırı yükleme olmaya başlıyor. Bu esnada yolculardan Jim'in uyku kapsülüne de aşırı yükleme oluyor ve içindeki çiplerden biri hasar görüyor. Bu da Jim'in yaklaşık 90 sene daha erken uyanmasına vesile oluyor. 

Jim Preston
Jim'in erken uyanması ve bir daha uyuyamayacak olmasının idrakı, bir sene boyunca tek başına ve gemideki yapay zekalardan başka kimseyle konuşamayacak oluşu, dünyaya yardım mesajı yollasa bile bunun cevabının 50 küsür sene sonra eline ulaşabileceği düşüncesiyle yüzleşme halleri açıkçası bize kendimizi sorgulatır cinstendi. Jim'i izlerken durmadan aklımızdan "Peki ben olsam ne yapardım?" şeklinde o soru geçip durdu. 

Jim'in bir sene içerisindeki hayatını izlerken, boş bir gemide oyun oynayışını, bir insanıun sıcaklığını ve muhabbetini arayışını, bu muhabbete en yakın olan barmen şeklindeki androidin ki Master Of Sex'i izleyen herkes Michael Sheen'i bilir, aslında değersiz bir rol gibi görülse de başrollerden birini kapmış olması oldukça ironik bir his verdi bana. Yani, izleyici onun bir robot olduğu ve hatta empati kursa bile seni asla anlayamayan ve ona biçilmiş görevi harfi harfiye yerine getiren bir robot olduğu biliyor ve bu o rolü sanki değersizleştirse bile, şöyle bir baktığında Jim'in o bir senelik hayatında en büyük alanı yine Arthur, yani Michael Sheen'in rolü olan robotun kapladığını bilmek, karaktere gerçekten empati kurmayı başardığımızda bizi boşluğa düşürdü. 1 sene boyunca konuşabildiğin, iletişime girdiğin tek şey, bir insan bile değil. 

Arthur


İşte bu da Jim'i doğal olarak bir depresyona sürüklüyor. Öyle ki intharı bile düşünüyor ama yaşam isteği ağır basarken, derin uykudaki yolculardan birine, Aurora Lane'ye (Jennifer Lawrance) gözü takılıyor. Onun hakkında erişebildiği tüm bilgilere erişirken, zaten uzun zamandır insana hasret olan bünyesi, yalnızlığıyla iyice pekişmiş acısı yüzünden büyük bir ikileme düşüyor. hayatı boyunca yalnız mı kalmalı, yoksa amansızca aşık olduğu bu kadını uyandırıp birlikte mi acı çekmeliler? Hatta bunu Jim'in Arthur'a söylediği cümleyle anlatmak gerekirse, "Issız bir adaya düştün diyelim. Çıkış yok. yanına tek bir kişiyi alabilirsin ama onu yanına almak demek, onun hayatını da elinden almak demek. Ne yapardın?"

Hoş bir durum değil. Allah'ı var, Jim de bu düşünceden kurtulmak için çok uğraşıyor. Gerçekten ama gerçekten uzak durmaya çalışıyor ama sonunda yalnızlığına yeniliyor. Aurora'yı uyandırıyor.  

Aurora Lane
Filmin bu noktasına kadar gerçekten çok tatlı, psikolojik değerlendirmelerle dolu sahneler izlemiş oluyoruz. Ne zaman ki Aurora uyanıyor, iş artık romantizme, doğal olarak dönüyor. 
İki karakter, tek başlarına kaldıkları koca bir gemide, doğal olarak birbirleriyle iletişime geçmekten dolayı hızla yakınlaşıyorlar ve en sonunda aralarında minik bir aşk doğuyor. Tabi işte aksiyon, drama olacak diye kız daha sonra çocuğun kendisini bile isteye uyandırdığını öğreniyor vs vs. Buralara pek değinmek istemiyorum. Çünkü Jim'in yalnız başına geçirdiği o bir seneyi gözümüzle gördüğümüzden, yaptığının evet büyük bir yanlışlık olduğunu kabul ediyoruz ama ona da hak veriyoruz. Kim 90 sene boyunca yalnız yaşayabilir? Ama Aurora'nın tepkisini de anlıyoruz. Nasıl bir insanın tercihi yüzünden tüm hayatın bir gemi içinde kalabilir? 90 sene boyunca nasıl tek bir insana mahkum kalabilirsin ki? 



Kısacası orada da iki karakterin yaşadıkları ve tek bir tercih üzerinden kimin nasıl etkilendiğini çok rahat inceleme fırsatı veriyor film bize.  İşte tam bu esnada, mürettabattan bir adamın gemideki program hataları yüzünden uyanmasına şahit oluyoruz. Gus Mancuso (laurance Fishburne) sonunda hepimizin idrak ettiği ama bu iki şapşalozun bir türlü akıl edemediği ki bir tanesi de tamirci ha, (hadi diğeri gazeteci falan anlamaz böyle işlerden, ama sen bir de mekanik işlerden anlıyorsun be Jim) uyanıyor ve uyanmalarının sebebinin gemide bir şeylerin ters gitmesi olduğunu söylüyor. Yanlış bir şekilde derin uykudan uyandığı için organları hızla iflas ederken ikisinin barışmasını sağlayacak bir amaç veriyor. Gemiyi kurtarmak.

Gus Mancuso
Problemi arıyorlar, buluyorlar, adam kendisini feda etmesi gerektiğini söylüyor, ikili arasındaki duygusal konuşmalar, falan filan bilindik şeyler, derken adam mucizevi şekilde kurtuluyor ama uzay boşluğuna savruluyor, kızımız onu kurtarmak için gözünü kırpmadan atlıyor, zar zor kurtarıyor ki heyecan olsun, adam ölmüş gibi davranıyor, kız gözünü karartıp tüm yetkileri kullanarak adamı canlandırıyor, öpüşüyorlar barışıyorlar. Daha sonra adam uyanınca işte diyor ki, tıbbi kapsül derin uykuya sokabiliyor ama sadece birimiz girebiliriz. O da sensin. İstediğin gibi yaşamına devam edebileceksin. Kızımız da umutsuz bir romantik çıkıyor ve adamla birlikte kalmayı tercih ediyor.



Son sahne 89 yıl sonra, mürettabatın uyanması ve Aurora'nın onlara bıraktığı mesajı dinleterek son buluyor. Meğersem bu iki deli, dünyadan gelen ağaçları, börtüleri böcekleri komple bu 89 sene içerisinde serbest bırakmışlar. Gemi de kompe vahşi bir ormana dönmüş. Kuşlar böcekler uçuyor her yerde. Doğal olarak iki kahramanımız da ölmüşler. 

Film kısacası psikolojik dram tadıyla başlayıp romantik bir mutlu sonla bitiyor. Ha güzel miydi, güzeldi. Sıkıcı mıydı? Bazı kısımlarda evet. Gereksiz bir duygusal drama, gereksiz kasış sahneler yok muydu? Elbette ki vardı ama bana göre 10 üzerinden 7 ve üzeri bir filmdi. Bundan iyisi Interstellar yani.

O da ne güzel filmdi...

Posterdeki "There is a reason they woke up." yazısının manasını ise vereyim: adam kaza sonucu uyanıyor. Kızı da kendi derdine uyandırıyor. Nokta.

Buraya kadar sıkılmadan, bıkmadan usanmadan okuduğunuz için teşekkür ederim. Bir sonraki yazımda görüşünceye dek, sevgiyle kalın.

Bir de küçük not: Diğer yazılarımı okumayı da unutmayın :)

Beni takip edebileceğiniz hesaplar:
Instagram
Twitter
Facebook

17 Ocak 2017 Salı

Westworld 1. Sezon Hakkında Düşüncelerim Ve Yapay Zekalar Hakkında Ufak Bir Sohbet

Sene kaç? Hangi ülke? Ne oluyor? Ben kimim? Sen kimsin? Şu anda mıyız? Ne zamandayız?

Evet arkadaşlar Westworld'ü bitirmiş bulundum. İlk bölümden itibaren böyle mal gibi ekrana baktığımız bir dizi oldu Westworld. Bu dizi Game Of Thrones ile falan karşılaştırılıyor ya, hayır karşılaştırmayın. İkisinin kulvarları o kadar farklı ki.


Westworld ile ilgili söyleyebileceğimiz en doğru şey, üzerinde gerçekten çalışılmış olduğu. Mesela hemen buradan Sherlock'a gidelim, Sherlock'un son sezonu... Neydi o öyle ya demediniz mi? Tamam belki yine beğendiniz ama son 3 sezonunun yanında boş kalmadı mı? Sanki üzerinde yeterince çalışılmamış gibiydi. Sanki, zaten izleyici kitlemiz var, şaşırtacak iki detay ortaya atar bu sezonu kaparız der gibi değiller miydi? İşte Westworld, aslında bu kadar risksiz bir konuya sahip Sherlock'un bile klişeye bağlayabildiği bir dönemde dupduru bir güzellik olarak karşımıza çıktı. Daha da özet geçeyim: Her şeyi son bölüme toplamak gibi klişelerde boğulan dizilerin arasında Westworld, olayları bölümlere o kadar güzel yedirdi ki, son bölümde bize kalan sadece olayın keyfini çıkarmaktı.



Bölüm süreleri 1'er saati bulan Westworld, bize Artifical Intelligence, yani Yapay Zeka'yı o kadar güzel anlattı ki aslında... Şimdi size biraz yapay zekadan bahsedeyim. Aslına baktığınız zaman, şu an elinizde bulunan telefondan, kullandığınız bilgisayara kadar minik yapay zekalar tamamen etrafımızı sarmış durumda. Yapay Zekanın, kısaca AI diyelim, en küçük yapıtaşına gitmeye çalışırsak karşımıza çıkan şey, veri madenciliği oluyor. Siz havalı muhabbetlerde onu data mining olarak duyabilirsiniz.



Akıllı telefonlarla birlikte herkes, şirketler, uygulamalar, her şey ve herkes bilgi toplamaya başladı farkında mısınız? Bunun birinci amacı evet, bu bilgileri parayla başka kuruluşlara satarak sizin hakkınızda toplanılan bilgilerle sizin ilginizi çekecek ve sizin paranızı alabilecekleri reklamlar oluşturabilmek ve/veya sizin ilginizi çekebilecek uygulamalar yazabilmek. Bilgi çok korkunç bir şey. Bilgiyi kullanabilmek ve kendi özgür iradenle (ki burada işte devreye bu altın kelime giriyor: irade) karar verebilmek çok zor bir şey. Bu çok zor. AI'ya bunu öğretebilmek daha da zor. Aslında baktığınız zaman hepimiz çok güçlü birer biyonik makineyiz. Zihnimiz, tecrübelerden yararlanarak çıkarımlarda bulunan, zararlı ve zararsız, doğru ve yanlış, haklı veya haksız, lazım veya gereksiz şeklinde birçok şeyi saniyeler, saliseler içinde işleyip ayırt edebilmekte. Bunu biz çok kolay olduğunu düşünüyoruz, ama gerçekten öyle mi? Bu noktaya gelebilmek için kaç seneniz geçti? Yaşınız kaç? 100 sene önceki insandan çok daha ileride değil misiniz? Matamatik konusunda, ilim, fen? Edebiyat? Kimilerine göre ileri değil olarak yorumlayabilirsiniz ama şöyle düşünün: Tolstoy zamanında bir Tolstoy yoktu. Sizin zamanınızda var. Bu da sizi daha ileride yapmıyor mu?



Otomatik pilotunuzun etkisinden çıkıp gerçekten karar vermeye çalıştığınız noktada, günlerce düşünmek durumunda kalmıyor musunuz bazen? Mesela evlenmek istediğiniz bir insanla gerçekten mutlu olup olamayacağınızı kaç saniyede anlayabilirsiniz? Tüm o derinlik hesaplamalarını nasıl yapıyorsunuz? Araba kullanırken nasıl virajı almak için hızınızı düşürmeniz gerektiğini fark ediyorsunuz? İşin korkunç tarafı, bir bilgisayara bu hesaplamaları yapmasını nasıl anlatacaksınız? Peki bir bilgisayara, insan olmayı nasıl öğreteceksiniz?

Gelişmiş bir yapay zeka için aşmanız gereken engeller

Sevgi, öfke gibi duygular ve vicdan diye sıralayabiliriz. Biraz daha teknik gidelim: Verimadenciliği ile başlayabilirsiniz. Bilgisayar, verimadenciliği sayesinde, durumlar üzerinden kitlelerin tepkilerini öğrenmeye başlayabilir. Sınıflandırma yapar. Bu sayede terör saldırısından sonra insanların %90'ının üzgün, %89'unun kızgın, %10'unun mutlu, %5'inin ölü olduğunu öğrenir, sınıflandırır ve bu durumda terör saldırısında %90 oranında üzgün ve kızgın bir tepki vermesi gerektiğini çıkarabilir. Ya da bir bebeğin gülümsemesine mutlu olması gerektiğini öğrenebilir. Peki gerçekten bu duyguları hissedebilir mi? Gerçekten insan olabilir mi?

Hatırlayın Bernard, bir AI olduğunu anladığında Ford'a bu soruyu sormuştu. Hangi noktada hangi duygusal tepkiyi vermesi gerektiğini biliyordu. Ama bunu nasıl yaptığı... İşte bu esas problemdi.

Bu uzun girişten sonra, biraz karakterleri tanıyalım. Film bize o kadar tahmin edilemez detay verdi ki, elimiz ayağımız birbirine dolaştı. 7. bölümde Bernard'ın AI olduğunu öğrenmemiz, daha sonra da aslında onun Ford'un ortağı ve merhum dostu Arnold'ın bir yansıması olduğunu öğrenişimiz... Ford'a tüm sezon boyunca "Ya bu adam bi bokluk çıkaracak ama hayırlısı..." diye bakarken, son anda saygımızı kazanması.

William peki? İki ayrı zaman çizelgesini bize yutturması? Dolores'in uyanış evresi ve en hoşuma giden detay, Maeve.



Sizce Maeve kendi özgür iradesini mi kullandı? Yoksa bu ona tanımlı mıydı? Bana göre Ford bunu tanımlamıştı. Maeve aslında uyanmak üzere programlanmış bir AI idi ve Bernard bunu ona söylemişti. Maeve ise bunu kabul etmemişti. Sizce Maeve gerçekten kendi iradesiyle mi uyandı? Hayır... Fonksiyonel bozukluklarının bir sebebi olduğu zaten açıktı. Kendi kendine uyku modundan kalkıp etrafta olanı biteni görmesi, uyanışı ve devamında verdiği kararlar... Tamamen programlanışının sonuçlarından kaynaklanıyor. Onu Westworld'e geri iten kızı peki? Trenden inmesinin sebebi o kız olsa bile, arkasında başka bir senaryo yok mu sanıyoruz? Dolares ve Maeve arasındaki iletişim nasıl olacak acaba?

İşte Westworld'ü bu kadar güzel yapan şey de bu. Arkasında ne olacak? Nasıl ilerleyecek? AI'lar kurtulacak mı? AI'lar arasında anlaşma nasıl olacak?

Ford

Ford gerçekten öldü mü? William karakteriyle alakalı yapımcılar, 2. sezonda olacağını doğruladı ama Ford için böyle bir şey söylenmedi. Bu sebepten Ford'un gerçekten öldüğünü varsayabiliriz. Buna rağmen, Ford'un kendi AI halini yaptığına inananlar da az sayıda değil.

Bu sezonun baş karakteri Dolores idi. Bir sonraki sezon kim olacak? Uyanmış Dolores, bildiğimiz tatlı Dolores gibi mi olacak yoksa bu makineler insanlara terör mü estirecek?

Tek, tek dileğim var bu diziyle alakalı, yapay zekaları kötü değil, daima eşit göstermeleri. Yani bu durum insanlığın yarattığı yapay zekadan kurtulup soyunu kurtarma çabasına dönmesinden ziyade, yapay zekaların insanların yarattığı düzende söz sahibi olabilme çabasını bize güzelce sunmaları.

1. sezon çok güzeldi a dostlar. Üzerinde eleştirecek hiçbir şey bulamıyorum. 2. sezon da 2018'de gelecek diyorlar. Önümüzdeki sene içerisinde komple bir kere daha izleriz bu seriyi.

Bu arada eklemeden geçmeyelim, 1973 yapımı bir filmden uyarlamadır bu dizi. An itibariyle o filmden de biraz bahsedelim.



Film açıkçası çok eski bir film olmasıyla o zamanın oyunculuklarıyla harmanlandığından sanki "Alışkın olmadığım bir tat" hissi veriyor. Bununla birlikte, Westworld dizisinin aksine bir korku aksiyon filmi olarak hizmet etmekte. Filmde, 3 ana dünyanın varlığını öğreniyoruz. Birincisi Vahşi Batı ki bizim diziyle aşina olduğumuz dünya burası. 2.si Orta Çağ Avrupası ve 3. olarak da Roma.

Film, Vahşi Batı'da bir macera geçirmek isteyen iki dostun etrafında geçiyor. Tam onların gittiği sırada Delos'taki robotların hepsinde anlamlandırılamayan itaatsizlik ortaya çıkmaya başlıyor ve programlandıkları şeyleri yaparken insanlara zarar vermeye başlıyorlar. Normalde vurmamaları gerekirken vurmaya, ısırmaması gerekirken ısırmaya veya tam aksine oradaki amacı tamamen seks olmasına rağmen müşteriyi reddetme gibi hatalı tepkiler vermeye başlıyorlar. Filmde uyanış gibi bir kavram yok. Tamamen bir arıza nedeniyle ortaya çıkan kaos ortamını göstermeye çalışmışlar. Dizideki karakterlerin hiçbiri de yok.

Kısacası dizi için, filmden esinlendiğini, ama filmle hiçbir alakasının olmadığını da söyleyebiliriz.

Okuduğunuz için teşekkür ederim. Bir sonraki yazıma dek, sevgiyle kalın.

Bu arada, Sherlock'tan hazır bahsetmişken, son sezonu ile alakalı inceleme yazım için: tık

Beni takip edebileceğiniz hesaplar:
Instagram
Twitter
Facebook

16 Ocak 2017 Pazartesi

Sherlock 4. Sezon İnceleme

Merhabalar!

Bitti gönlümüzün efendisi, değil mi? 4 sezon içinde toparlamaya çalışırsak bana göre en vasat sezon buydu yahu. Neden bilmiyorum. Belki de tam olarak doğrulandığından bir türlü emin olamadığım son sezon, final sezon furyasına katılıp beklentilerimizi yüksek tuttuğumuz içindir. Ama kusura bakmayın da 2 senede bir sezon yayınlarsanız böyle olur.

Evet, evet dedikodular diyor ki adamlar çok yorulmuş ve artık aileleriyle zaman geçirmek istiyorlarmış. Sherlock'u da bu yüzden bitiriyorlarmış falan filan. Bana hiç de final sezonu gibi gelmedi. Dibimiz düşmedi, şaşırmadık, oha nasıl yani diyemedik. Azıcık üzüldük, azıcık kızdık. Neye kızdık? Dizinin bu sezonunun bu kadar düşük tempoda olmasına kızdık. 


Tamam hadi çok uzatmadan önce fragmanı hatırlayalım. 



It's not a game anymore'lar... Yok efendim Moriarty'ler... Acayip ikinci bölümdeki herif falan. Yahu noluyoruz dedik. Of aman yarabbi, bu ne cesaret, seni tanımak isterim yiğenim dedik. Dedik evet, heyecanlandırdın bizi Allah'sız! Heyecandan nasıl bekleyeceğimizi şaşırdık. Peki ne oldu?

Hadi birinci bölümle başlayalım.

Biliyorsunuz 3. sezonun sonunda Sherlock'ı katil olurken seyredivermiştik. Adamı tam sürgün edeceklerdi ki geri çağırdılar. Çünkü... Çünkü Moriarty!


Evet evet, ülkenin tüm ekranlarında "Beni özlediniz mi?" diye soran Moriarty'nin suratını seyrettikten sonra dördüncü sezonu ağlaya ağlaya beklemeye başlamıştık. Peki birinci bölümde ne bulduk?
1. Parça pinçik muhabbetler
2. Mary'nin ajan halleri - ki bana göre o vücut yapısıyla nasıl ajan olunuyor emin değilim.

Hop hop burada duralım. Evet, bana göre Mary'yi oynayan kadın yanlış seçim. Çünkü bir CIA ajanının nasıl olmasını bekliyoruz?

Kıymetini bilemedik Sarah (Sarah Walker - Chuck)

Yani evet, en azından fitness yapmış bir vücut olması lazımdı. Teyze bildiğin pazarda karşılaştığımız ablalardan halliceydi. E eline silah bile yakışmıyordu. Doğuştan ev hanımı olmayı bekler gibi bir tipi olan Mary ki Allah'tan kadın tatlı bir kadındı, hiç de ona biçmeye çalıştıkları ajan rolüne gitmiyordu. E doğal olarak emanet gibi durdu rolünde.

Yani, böyle azıcık spor yapsa kas çalışsa olacak ama işte...

Neyse, devam edelim:

3. Kesik sahneler, salak salak muhabbetler, su altı teması falan.
4. Kel alaka bir son

Sen al Mary'yi, bir sene boyunca oradan oraya kaçırt, Sherlock gelsin bulsun, geri dönsünler, kadınla uğraşan salak bir sekreter çıksın. Bu sekreter herkesi parmağında oynatmış olsun. Sonra da kadını çeksin vursun öldürsün. Bizim Watson da ondan sonra hepsi Sherlock'un suçu diye zırlasın. Oysa ki kadını aldatırken iyiydi.

Su altı konseptiyle derinlemesine şiir okur gibi konuşmalarla geçen birinci bölümün arkasından mal gibi kaldık. "Bu muydu yani? Bu mutlu o süper ötesi sezonun başlangıcı? Hayır olamaz."

Yahu Mary öldü ama kadının ölümü bile duygusuzdu. Ruhsuzdu. Olmamıştı. Beklentileri çok yüksek tutmuşlardı ve birinci bölümden batırmışlardı. 

Ya da izleyici o kadar devasa bir şey bekliyordu ki bu sıradanlıkla şaşkınlıktan öldürmeye çalışmış da olabilirler. Emin değilim. 

2. bölümün hakkını yemeyelim gerçekten birinci bölüme nazaran çok iyiydi. Watson ile Sherlock'ın yakınlaşmaları, Watson'ın Mary ile konuştuğu sahne ve Sherlock'la yüzleşmesi, Sherlock'ın iradesinin gücü... Uyuşturucu kullanımını iradesiyle kontrol edebilmesi... Yani bu bölüm bana, irademi kontrol ettikten sonra her şeyi yapabileceğimi gösteren bir bölüm oldu. Watson ile yakınlaşmanın bir yolunu bulduğu, bunun için kendi hayatını tehlikeye attabileceğini gösterdi ki Sherlock zaten her şeyi uçlarda yaşayan bir adam burası bizi şaşırtmamıştı. 

Seri katil meselesi de çeşniydi açıkçası. Sonuçta bölümü bir şekilde doldurmaları gerekiyordu ve bu yolu tercih etmişler. Eh fragmanın yüzde sekseni çöp oldu. Elimizde kaldı Moriarty ve o büyük patlama. 

Onlar da zaten 3. bölümde ortaya çıktı. Moriary, flashback'ten başka bir şey değildi. Patlama ise iyiydi. Hoşuma giden bir detay oldu. Kız kardeşi ortaya çıkararak, Sherlock'ın duygusal evrimini anlatmaya devam ettiler. Kendisini saykopat olarak tanımlayan Sherlock, psikopat bir kız kardeşe sahipti, Mycroft... Sen acıların çocuğuymuşsun haberimiz yokmuş.

Ki bana göre de bu kızın hikayesini düzgün aktaramadılar. 

Söylenen bir şey vardı. Bu sezon Watson biraz daha sert, Sherlock ise daha yumuşak olacaktı. Evet bu sözlerini tuttular. Sherlock, etrafındaki insanların hislerine daha fazla önem veren bir karakter olmaya başladı. Ki ben Sherlock'ı öyle daha cezbedici buluyordum. Etraf saykopattan geçilmez oldu. Maşallah hepimiz birer House, birer Sherlock gibiyiz. 


1. bölüm geldiğinde umarım 2 ve 3'le toparlarlar bu bölümü demiştim. Şimdi de diyorum ki, umarım 5. sezonla toparlarla bu sezonu. Çünkü böyle final olmaz. Böyle bitiremezler. Sırf bu sebepten, evet evet sırf bu sebepten 5. sezonu hakediyor bu dizi. Sağlam bir final sezonu çeksinler şu diziye yahu. 

Peki son söz olarak diyelim ki bu sezon bu dizinin gerçekten son sezonuydu ve bitti. Artık Sherlock olmayacak. Ne demek isterim?

Hemen söyleyeyim: bu sezona bakıp da bu diziyi yargılamak, diziye haksızlık yapmaktan öteye geçmeyecektir. Çünkü bana göre karakterlerde bir problem yoktu. Hiçbir zaman problem karakterler değildi.


Mary'yi bile bunca eleştirime rağmen sevdiğimi itiraf etmeliyim. Bir kadın ki iki adamı bu kadar güzel idare etti, takdirlik bana göre. 

Yine de söylemek isterim ki, son sezon bu kadar Holmes ailesine odaklanılmışken, karakter arasında iletişimlerin, anne ve babanın biraz daha fazla yer edinmesini isterdim. Anne ile babanın o dönemlerde çektikleri, karakterler arasındaki o etkileşim, o yüzleşmeler... O kadar güzel malzeme varken nasıl bu kadar sallamasyon bir üçüncü bölüm yaşatırlar anlamıyorum. Anne ve babanın yaptığı tek şey, "Ne olursa olsun o bizim kızımızdı."

3 tane zehir gibi çocuk yetiştiriyorsunuz, kendiniz malsınız maşallah. Hayret bir şey ya. 

Eksiklikler çoktu, ama sonuşta bir Sherlock'tu. Piyasadaki birçok diziye on basar.

Okuduğunuz için teşekkür ederim. Sherlock Holmes ile alakalı genel inceleme yazımı okumak isterseniz şuraya tıklamanız yeterli : tık

Bir sonraki yazımda görüşünceye dek, sevgiyle kalın :)

Beni takip edebileceğiniz hesaplar:
Instagram
Twitter
Facebook

5 Ocak 2017 Perşembe

Last of Us 2 Geliyor. Last Of Us Neydi, Ne Bekliyoruz?

Merhaba arkadaşlar! Biraz uzun zaman oldu ama güzel bir konuyla geri dönüş yapıyorum gibi hissediyorum. Bildiğiniz üzere Last Of Us Part 2 duyuruldu. Heyecanlandık elbette. Part 2'nin ışığında biraz bizim emektar Last Of Us'ı hatırlayalım.

  • Neydi bu Last Of Us?
Nasıl anlatsam, nereden başlasam? Öncelikle size kendimle alakalı bir bilgi vereyim. Bende sanırım kinemortofobi var. Evet bunu araştırdım. Özetle ben zombi düşüncesinden tırsıyorum. Zombili fimleri pek izlemiyorum. Oyunlarından hele hazetmiyorum. Özellikle o zombiyi öldürürken zorluk çekildiğini ve oynadığımız karakterin yaralanmaya başladığını fark ettiğim an tırnaklarımı yüzüme geçiriyorum. O yüzden itiraf ediyorum, ben bu tarz oyunları oynayamıyorum. Ben bu tarz oyunlar oynayan herkesi de izleyemiyorum. Zaten gamer'dan öte izleyici olduğumdan, genel olarak oyunları izlemeyi çok seviyorum. Peki ben nasıl oldu da Last of Us anlatır vaziyete geldim?

Last Of Us'ın ilk fragmanı çıktığında, sanırım Beyond Two Souls'u araştırıyor olabilirim. Oralar biraz silik, malum 3 sene geçmiş. Zombilerden haz etmeyen ve mümkün mertebe zombi oyunlarına yanaşmayan bir insan Last Of Us'a niye takar?
Söyleyeyim arkadaşlar, grafikleri, hikaye tanıtımı ve müzikleri.

Hikaye basit bir "aa kanka zombi varmış işte kesiyoz. Hehehehe" hikayesi değil. Gerçekten temiz bir hikaye işlemişler:

Yanlış olmasın 2013 yılında ortaya çıkan bir enfeksiyonu anlatıyor oyun. (evet enfeksiyon klişesi doğru ama bir dur, bir dinle bak.) Joel, esas kahramanımız, genç yaşta evlenip baba olmuş bir adam. Buna rağmen işleri toparlamışa benziyor ama eşiyle boşanmış. Yeni yeni ergenlik döneminde tatlı bir kızı var. Sarah. Hikaye de zaten Joel'in doğum gününde başlıyor.

Joel
Önce kızının hikayesiyle başladığımız maceraya, enfeksiyona sahip insanların yayılmış olduğu televizyon görüntülerini izleyebiliyoruz. Evin dışında gelen sesler, sirenler, patlama görüntüleri oldukça gerçekçi. Üstelik karakterlerin tepkileri de sizi hikayenin içine sokacak kadar gerçekçi.

Joel ve Sarah
Sarah, fellik fellik evin içinde babasını arayadursun, babasının cep telefonunu buluyor. Bakıyor ki amcası Tommy, zibilyon kere aramış Joel'i. Ortada Joel yok. Zaten bu ebeveynler en ihtiyaç olunan vakitte bir şeylere bakmak için ortadan kaybolurlar. Aynı zıkkım. Sarah, babasını bulduğunda, bizim de ilk zombi görüşümüz gerçekleşiyor. Keza Joel, yanlış hatırlamıyorsam zombileşmiş komşusunu silahıyla öldürmek durumunda kalıyor. 

Oyunun henüz başı. Ambiansın kalitesine bak
Daha sonra Tommy'nin de son hız gelmesiyle arabaya biniyorlar. Burada söylemeliyim, bana göre şehri, arabadaki muhabbetleri çok güzel yapmışlar. İki yetişkinin bir tane çocuğun korkmaması için olanı biteni hafifletmeye çalışarak anlatması... Etraftaki evlerin yanan görüntüleri... Yardım isteyen insanlardan kaçışımız falan, tipik bir kriz anında ne yapması gerektiğini bilmeyen insan psikolojisini çok güzel işlemişler.  Sadece o değil, yukarıdaki görselde mesela daha enfeksiyon yeni yayılıyor ve o sahneyi izleyenler bu bilinen sahneyi bu kadar etkileyici bir şekilde oyuncuya sunabildiklerinde bence hemfikir olacaklardır. Ne yazık ki o gecenin sonunda Sarah, bir polis/asker tarafından öldürülüyordu. İnanır mısınız? Kızı öyle güzel öldürdüler ki, oturup arkasından yas tutabilirdiniz.

Şu sahne birçok dizideki ölüm sahnesinden daha gerçekçiydi arkadaş
Daha sonra 20 sene atlama yaşıyoruz. Bir sonraki sahne, yaşlanmış bir Joel ile beliriyor. İnsanlar artık karantina bölgelerinde yaşıyorlar. Dışardan içeri girenler mutlaka taranıyor, enfekte olanlar katlediliyor. Enfekte olmamışlar içeri girebiliyor. Tabii ki sosyal statüler değişmiş. Bambaşka bir piyasa olmuş. Kaçakçılık bir meslek, insanın insana bile güveni kalmamış. İsyanlar başlamış, isyan etmeyenlerin ne olursa olsun yaşama dönemi başlamış.

Joel da bambaşka, aksi bir amca olmuş çıkmış. 20 sene sonunda az çok yoluna devam etmiş. Kendi işine gücüne bakmış. Tabii burada artık yeni karakter devreye giriyor. Mesela, Tess diye genç bir ablamız var, belli ki uzun zamandır dostlar. Birlikte silah kaçakçası olmuşlar iş yapıyorlar. İyi de bir dostlukları var. Hikayede romantizm göremedim. Belli ki Joel o tarz durumlardan elini eteğini çekmiş. Neyse, kısmet.

Tess
Tess bir gün geliyor, Robert'ın izini buldum diyor. Joel ve Tess yeni düzende silah kaçakçısı olarak çalıştıklarından, silahları satın aldıkları bir adam var. Robert bu, ama adam parayı almasına rağmen silahları getirmediği gibi ortadan da kaybolmuş. Tess ile birlikte başka kişiler de onu arıyor. Bizim karakterler önce biz bulalım diye yola çıkıyorlar. Buluyorlar da. Dövüyorlar, sorguluyorlar sonra da öldürüyorlar. Bunu bir de o kadar olağan bir şeymiş gibi yapıyorlar ki daha 10 dakika önce kızını kaybeden genç Joel ile yeni Joel resmen tezatlık oluşturuyor. İzleyici olarak biraz rahatsız oluyorsunuz bu kadar rahat kan dökülmesinden. Ama zaten amaç da burada Joel'in geçirdiği psikolojik evrim. Evrim her zaman iyi olmuyor herhalde, ama ihtiyaca göre olduğu kesin. 

Neyse, bunlar Robert'ı öldürmeden önce silahları soruyorlar. Robert da diyor ki "Ben onları Firefllies'a sattım." 

Checkpoint gençler: Fireflies bir asi devlet tarafından terörist ilan edilen örgüt. Başlarında Marlene diye bir tane kadın var. Birincil amaçları da yeni dünya düzenine karşı çıkmak. Doğal olarak sevilmedikleri kadar seviliyorlar da. Bazıları kahraman olarak görürken, bazıları terörist diyor. Karantina bölgelerinde çocuklar yetiştirilirken bu Fireflies'ların ne kadar tehlikeli olduklarını öğrenerek büyüyüyorlar vs. 

Hikayeye geri dönelim. Tess sinir oluyor. "Onlar senin değil ki satasın." diyor adamı öldürüyor. Tam o sırada Fireflies'ın lideri Marlene çıkıyor. Yaralanmış. "Size bir iş vereceğim. Eğer bunu yaparsanız silahlar sizin." diyor. Hadi diyoruz tamam. İş ne? 14 yaşında bir veledi (Ellie) bir yerden ta başka bir yere taşıma görevi. (normalde yakın da işte etrafta pis şeyler var) Joel tamamen karşı. Tess ise silahlar için yapılması şart diyor. Joel gariban napsın, istemeye istemeye kabul ediyor. Başımız belaya girecek bak ağzımıza ederler diyor ama dinlenmiyor.

Ellie
Gece oluyor bunlar karantina alanından kaçıyorlar. Tabii askerler alarma geçiyor. Sonunda da yakalanıyorlar zaten. Dedim ya bunların bir aleti var, üzerine tutuyorlar, enfekte misin değil misin anlaşılıyor. Adam geliyor Joel'a tutuyor, sorun yok. Tess'e tutuyor sorun yok. Ellie'ye tam tutacak, kız bir panik, saldırıyor adamlara. Öyle olunca bunlar da askerleri öldürmek durumunda kalıyorlar. Tess bir bakıyor ki Ellie enfekte. (ufukta da bir sıçtık mavisi) 

İşte ne yaparız, ne ederiz, kızı öldürelim falan derken Ellie diyor ki "Ben 3 hafta önce ısırıldım. Benim bağışıklığım var. Zaten beni de o yüzden istiyorlar. Benim sayemde bu hastalığın tedavisi bulunacak."

Bunlar da diyorlar en azından gidelim teslim edelim kurtulalım. Ama bir bakıyorlar ki teslimat yerinde Fireflies'lar öldürülmüş. Öldüren askerlerin de arkası kesilmiyor. Tess de dönüyor Joel'a "Siz gidin ben onları oyalarım." diyor. Joel hiç insan bırakır mı arkasında? Hele hele ortağını. Kabul etmiyor, tartışmaya başlıyorlar derken Tess diyor ki "Ben ısırıldım. Enfeksiyon bana da bulaştı. Öleceğim zaten, beni unut. Bu kız önemli, onu bir sonraki yere götürmen lazım. Bu tedaviyi bulsunlar, bunu benim için yap."

Joel da vefalı çıkıyor. Alıyor Ellie'yi, başlıyorlar maceraya. 

Burada aklımıza tabii Tommy geliyor. Yahu, bu adamın kardeşi Tommy vardı. Nerede? Joel zaten bunun cevabını size veriyor. Tommy meğersem zamanında Fireflies'a katılmış. Daha sonra bakmış Fireflies'lar adamlık etmiyor, sıkılmış ayrılmış. Zaten Joel ile de temiz kavga etmişler. O yüzden yolları da ayırmışlar. Joel da diyor ki, biz en iyisi Tommy'yi bulalım. Tommy bize Fireflies'ların mekanını söyler. Gösterir. E tamam diyor Ellie, Tommy nerede? Jackson, Wyoming'te. 



Arabayla bile 21 saat sürecek olan yolculuk yürüyerek 400 küsür saat, git git bitmez. Bunun kaçakçıları var, askerleri var, zombileri var. Bakın zombileri en sona koydum. Düşünün artık zombiler birçok insandan daha çok insan. 

Joel diyor oraya böyle yürüyerek gidemeyiz. Bizim bir arabaya ihtiyacımız var. Vakti zamanında bana borcu olan bir tanıdığım var, Bill. O adam bize bir araba ayarlar. Biz de arabayla gideriz. 

Bill'e ulaşmak için milyon tane zombi ve tuzağı alt ettikten sonra, sonunda Bill bunlara yardım etmeyi kabul ediyor. Ama defalarca Joel'a diyor ki "siktir et şu kızı. Git hayatına bak. Zaten herkes ölecek. Bu kız için ölmeye değmez." Ama bilmiyor ki tedavi o kızın içinde, içinde!

Ellie, Bill ve Joel. Eğlenceli zamanlar...
Joel "Sen kendi işine bak, bana arabamı ver." diyor özetle. Bill bunlara yardım ediyor ve Joel ile Ellie yola çıkıyor. Daha Penisilvanya'ya anca geliyorlar ki saldırıya uğruyorlar ve arabaları haşata dönüyor.

Burada, kaçakçılardan kaçarak yollarını bulmaya çalışırlarken abi kardeşe rastlıyorlar. Sam ve Henry.

Henry ve Sam
Henry, enfeksiyon yayıldığında daha 5-6 yaşlarındaymış. Yarım yamalak hatırlıyormuş bazı şeyleri. Barbekü partileri, komşuları falan. Bir süre bu ikisinin varlığıyla yollarına devam ederlerken, Sam'in ısırıldığı ortaya çıkıyor. Sam, Ellie'ye zarar vermeye çalışırken Henry, zombiye dönen kardeşini vuruyor, daha sonra da beklemeden intihar ediyor.

Gerçekten bir bilgisayar oyununa ait karakterin çaresizliğini gösteren, harika bir sahneydi bu arada. Dramatik bir sahne, dramatik sahne kapanışı. Bazen diyorum, film yerine hep oyun yapsınlar.  

Bu sahneden sonra görüntü kararıyor ve biz bambaşka bir mevsimle tanışıyoruz. Zaten de Sonbahar diye altta belirttiğinde, sonunda Jackson'a vardığımızı anlıyoruz. Dere tepe aştıktan sonra da Tommy'nin saklandığı köyü buluyoruz. Burada, Tommy'ye Fireflies'a Ellie'yi götürmemizin gerektiğini anlatıp biraz abi kardeş kavga ediyoruz ve sonunda Tommy'yi ikna ediyoruz. Bu esnada Ellie garibanım da Joel'in onu terk edeceğini hazmedemeyip, köydeki atlardan birini alıp kaçıyor. Bunu öğrenip peşinden gidiyoruz. Ellie'yi bulduğunda Joel ve Ellie bir güzel kavga ediyorlar. Ellie yalnız kalmaktan korktuğunu bir şekilde dile getirdikten sonra, Joel da, Tommy ile birlikte gitmesinin onun için daha önemli olduğunu söylüyor. Burada Ellie "Ben senin kızın değilim. Onun için çok üzgünüm ama ikimiz de birilerini kaybettik. Hayatım boyunca kim yanımdaysa ya öldü ya beni terk etti." diyor. Joel da "Evet sen benim kızım değilsin. Ben de senin baban değilim." diye ağırlığını koyuyor, kalbimizin ortasına okkalı bir taş koyuyor. Daha sonra bulundukları yeri düşmanlar sarınca tartışmalarını kesiyorlar ve Ellie uzunca bir süre sessizliğini koruduktan sonra Joel yaptığı gerzekliğin farkında varıyor. Tommy'ye, Ellie'yi kendisinin götüreceğini söyleyerek detaylı bir yol tarifi alıyor.

Yolda, bir çatışma esnasında Joel çok kötü yaralanıyor ve Ellie bir süre boyunca Joel'a bakmak durumunda kalıyor. Bu esnada avlanırken 2 kişiye rastlıyor. Adamlar çok aç olduklarını ve avlandığı et karşılığında istediğini ona vereceklerini söylüyor. Ellie de antibiyotik istediğini söylüyor. Adamlardan biri antibiyotiği almaya giderken diğeri, David, Ellie ile birlikte kalıyor. Bu esnada zombilerin saldırısına uğrayarak birbirlerine yardım ederek kurtuluyorlar. Daha sonra David, bir kızın ve manyak bir adamın adamlarını şehirde katlettiklerini söyleyerek Ellie'nin kim olduğunu anladığını ima ediyor. Ellie de ilacı verip onu rahat bırakmalarını söyleyerek ilacı adamlardan alıyor ve uzaklaşıyor.

David ve Ellie
Joel'a antibiyotiği verdikten sonra David ve adamlarının onu takip ettiklerini fark ederek dikkatleri Joel'dan uzak tutarak onları başka bir yere çekiyor. Ne yazık ki yakalanıyor ve hapsedildiği yerde anlıyor ki David ve grubu bir yamyam çetesi ve hayatta kalabilmek için insanları yedikleri gibi Ellie'yi de cinsel açıdan kullanılabilecek bir malzeme olarak görüyorlar. Ellie, adamlardan kurtulup kaçarken David tarafından tekrar yakalanıyor. İkilinin arasında geçen kavga sonucunda Ellie, canını kurtarmak pahasına David'i öldürürken Joel çıkıp geliyor ve kızı sakinleştiriyor. Bu sahnede artık Joel ve Ellie arasında adeta bir baba kız ilişkisi yakaladığını görüyoruz. Joel, Ellie'ye ciddi manada bağlanmış görünüyor. 

Kış son buluyor ve bahara geçildiğinde, Tommy'nin anlattığı yere gelmiş oluyorlar ve Fireflies örgütünün ana üssünü buluyorlar. Joel, Ellie'ye her ne olursa olsun onunla birlikte döneceğini ve döndüğü zaman ona gitar çalmayı öğreteceğini söylüyor. Ellie ise bir an önce bu işin bitmesini, daha sonra Joel ile birlikte her yere gidebileceğini söylüyor. İkili, yollarına devam ederken bir akıntıdan geçmek durumunnda kalıyorlar. Çevrelerinin kontrolünü kaybettikleri an da Ellie'nin boğulduğunu fark ediyor Joel. Kızı kurtarırken Fireflies'a denk geliyor ve etkisiz hale getiriliyor. Uyandığında, liderleri Marlene'i görüyor. Ellie'yi görmek istediğini belirttiğinde Marlene, kızı göremeyeceğini çünkü ameliyata hazırladıklarını anlatıyor. Kızın beynindeki bir paçayı kullanarak tedaviyi üretmeyi umut ettiklerini söylüyor. Joel da boş ya da dolu bir umut olsun farketmez, Ellie'yi kurtarmak için her şeyi yapacağını belirterek ameliyathaneye ulaşıyor.

Burada doktorlardan biri Joel için canavar sıfatını kullanması da ironik. Siz, bir kızın beynini açıp kızı öldürürken kahramansınız, adam kızı gibi gördüğü bir insanı kurtarmak için ortalığı dağıtınca canavar oluyor. Aman ne güzel.

Marlene, Joel'in Ellie'yi kaçırmaması için ikna etmeye çalışıyor


Ellie'yi alıp kaçarken tekrardan Marlene ile karşılaşan Joel, Marlene ile yüzleşip onu, Ellie'yi takip edememesi için öldürüyor ve Ellie'ye uyandığında, bir sürü bağışıklıklığa sahip insanın olduğunu ama tedavi üretemedikleri yalanını uyduruyor. Artık denemekten vazgeçtiklerini söylüyor.



Tekrardan Tommy'nin olduğu yere dönerken Ellie, Joel'a, ısırıldığında yalnız olmadığını, arkadaşıyla birlikte delirmeyi beklediklerini ve hala delirmeyi beklediğini anlatıyor. Bu hastalığın iğrenç bir şey olduğunu ve yok olması için her şeyi yapabileceğini ima ederek, söylediği her şeyin doğru olması ile alakalı söz vermesini istiyor. Joel da her şeyin doğru olduğu söylüyor. Ellie, Joel'a inanıyor ve hikaye burada son buluyor. 

  • Bu kadar özet yeter. Bize biraz oyunun dinamiklerini anlatsan diyorduk?
Anlatayım. Size şöyle yürülür, böyle zıplanır demeyeceğim elbette. Oyunu biraz daha gerçekçi yapan şeylerden söz edelim. Mesela, oyunda ilerledikçe silahları güncelleme gibi yetiler kazanıyoruz. Bu upgrade'leri yaparak daha uzun süreli ya da daha geniş çaplı bombalar yapabildiğimiz gibi, daha sert vurabileceğimiz silahlar da elde edebiliyoruz.

Tipik bir ekran görüntüsü
Aynı zamanda, yaralandığımız zaman iyileşmek için belirli bir süre harcamamız lazım. Heal kullan, hoop fulledik bar'ı, şimdi savaşmaya devam gibi bir şey yapamıyoruz. Silahları upgrade etmek de, kendimizi iyileştirmek de belirli bir süre istiyor ve ortalık sakinleşene kadar ve güvenli bir nokta bulana kadar bu tarz bir şeyi yapmamayı tavsiye ediyorum. Yoksa başınız belaya girebilir. Aynı zamanda bir harita yok. Yani biz neredeyiz, napıyoruz, nereye gideceğiz gibi soruları harita üzerinden takip etmek gibi bir şey yok (Assassin's Creed gibi). Yolunuzu kendiniz buluyorsunuz ama zaten bu tarz oyunlar da sizi sürüklüyor oyun gitmeniz gereken yere. O yüzden endişe etmeye gerek yok.

Boost me up Joel
Zombilerle etkileşime girdiğinizde, eğer size zorluk çıkarmaya başlıyorlarsa, mesela çok fazla fiziki temas halindeyseniz falan Ellie veya o an etrafınızda olan karakterlerin size yardım etmelerini sağlayabiliyorsunuz. Coop olayını bu şekilde tamamlamışlar. Hikayenin akışında da zaten Ellie ile çoğu noktada coop yapıyorsunuz. Garaj kapılarının altından geçirtip kapıyı tutması için bir şeyleri bulması veya uzun bir yerden geçerken yukarı çıkmasını sağlama gibi.

Sadece silahları değil, Joel'in yeteneklerine de yön verebiliyorsunuz. Mesela Assassin's Creed'deki Eagle Vision muhabbeti var ya, burada da Listen Mode diye bir şey çıkarmışlar. Aynı şey. Gerçekten. Ekran siyah beyaz acayip bir moda giriyor, etraftaki zombileri ve insanları belirlemenizde yardımcı oluyor. Sonra gidip kimi öldürecekseniz isterseniz gizli gizli isterseniz bayağı göstere göstere öldürüyorsunuz.
  • Bize Zombileri biraz daha anlatabilir misin? Infected nedir? Zombiler nasıl?
Tipik zombi hikayesini bilirsiniz. Zaten belli başlı birkaç distopya var. Bir tanesi deli dana hastalığınının mutasyona uğramasıyla zombi olmak mesela. Bu hikayede hangi sebepten zombi olunmuş hatırlamıyorum ama enfeksiyon şeklinde yayılan bir hastalık gibi düşünün.
4 çeşit zombi görüyoruz. Bunlar evrelerine göre, Runners, Stalkers, Clickers, ve Bloasters.

Runners
Runners, henüz enfekte olmuş ve kontrolünü kaybetmiş olanlara deniliyor. Bunlar cins insan gibi görünmeye devam ederken, aynı insan gibi ağlama sızlama sesi çıkarıyor. Sizi gördüğü zaman hayvan gibi çığlık atıp bağırıyorlar ve üzerinize doğru koşuyorlar. Patır patır silahla vuruyorsunuz, arkadan yaklaşıp boğuyorsunuz vs. En basit form diye düşünün. 

Stalker

Stalker, Clicker olmadan bir önceki seviye. Bu tiptekiler, Runners kadar öfkeli, Clickers kadar güçlü. Runners gibi görebildiklerinden dolayı daha hızlı fark ediyorlar sizi. Bu tipteki zombilerle karşılaşınca en mantıklı çözüm, aralarına bomba atmak, molotov kokteyli falan atmak. Diğer türlü başınıza bela olabiliyorlar.

Clickers
Bu tip, adını çıkardığı ses göre almış belli ki. Artık insan formundan tamamen çıkmış olan Clicker'ı ortadan kaldırmanın en rahat yolu tüfek gibi bir silahla vurmak. Veya kafasına tekme atabilecek şekilde dövmek. Ama siz yine de ağır silahlarla girmeyi tercih edin. Sıkıntı çıkmasın.

Bloaster
Geldik mi en baba tipe. Bloasters! Benim hatırladığım bir veya iki kere falan hikayenin akışında karşılaşıyoruz bu tiple ama en pis, en rezil, en tehlikeli ve en ölümcül olan zombi bu. Yakınına gelmeyi düşünmeyin bile. Hızlı ve temkinli olmanız gerekiyor. Uzak mesafeden size spor bombası gibi bir şey atıyor. Onlardan da sakınmanız şart. Molotov konteylleri hazır edin çünkü bu tipe tankla tüfekle girseniz de o kadar etki etmiyor. Bunu yakmak zorundasınız. En etkili yöntem de molotov kokteyli. Abanın, acımayın.


  • Last Of Us: Left Behind diye bir şey varmış. O ne?
Oyunda bir bölüm var. Joel yukarıdan bir yerden düşüyor. Karnına demir giriyor. Ellie de bu süreçte Joel'a göz kulak olurken David ve adamlarına denk geliyor. Onlarla uğraşıyor. Biz de bu süreçte Ellie'yi oynuyoruz. Daha sonra Joel da uyanınca bir Ellie'yi oynuyoruz, bir Joel'i. Böylelikle hikaye akışını sağlamış oluyoruz. Oyun biterken, son bölümde Ellie, ısırıldığı zaman yalnız olmadığını ve en yakın arkadaşıyla birlikte olduklarından söz ediyor: Riley.

Riley ve Ellie


Riley, ısırılmadan yaklaşık 60 gün önce ortadan kaybolmuş, daha sonra Fireflies'a katılmış bir şekilde geri gelmiş bir kız. 13 14 yaşlarında bir şey. Ellie'ye veda edebilmek için geri geldiğinde son bir günleri kaldığı için güzel bir gün geçirmek adına  alışveriş merkezine götürüyor Ellie'yi. İşte Left Behind, Ellie'nin Joel'a göz kulak olduğu süreç içerisinde ara ara flash back yaparak o anıya götürüp her iki anı da oynamanıza vesile olan kısım. Oyun bitince oynuyorsunuz. Oyunu oynayıp bitiren adama çerez gibi gelir. O yüzden sıkıntıya gerek yok. Burada Ellie'nin nasıl ısırıldığını da öğrenmiş oluyoruz.


  • Peki Last Of Us Part 2 ne alaka? Daha ne çıkarabilirler ki bu seriden?
Öncelikle şunu belirtelim. Fragmanında birkaç daha güzel detay gözümüze çarpıyor. Bana göre yeni tip enfekte olmuşlar geliyor. Belki Bloaster artık orta düzey kalacak. Bilemiyorum. Ama zaten zorlaştırmaları lazım. Fragmanı izlediğimizde, Ellie'nin artık 17 18 aşlarına geldiğini, yani büyümüş olduğunu görüyoruz. Joel, söz verdiği gibi gitar çalmayı öğretmiş. 

Bir evin içinde gitar çalarkenetraftaki cesetleri fark ediyoruz. Şimdi burada, bu insanlar onun dostu mu yoksa Ellie mi onları öldürdü bilemiyorum. Ama Ellie, Joel'a dönüp "Hepsini teker teker öldüreceğim." diyor. Ellie çok kızgın. Bİr intikam hikayesi izleyecekmişiz gibi geliyor bana. Hayırlısı. Ama böyle bir ikinci bölüm çıkarıyorlarsa, bu sefer tedaviyle alakalı yeni şeylerin ortaya çıkması ve hatta tedaviyi yaratmalarını istiyorum ben. Bir tane distopya en azından güzel bitsin. (Güzel bitecek olsa distopya olmazdı. İçimdeki ironiyi seveyim.)

Bazı yorumlarda, Ellie'nin elinin titrediğinden söz ediyorlar. Bu, enfeksiyonu kontrol edemiyor oluşundan da olabilir diyenler var. Ben buna katılmıyorum. Bir kere üstesinden gelmiş vücut seneler sonra enfeksiyon ortaya çıkmaz. Orada başka bir şey var. Heyecan olabilir, gerçekten nörolojik bir şey olabilir. Kısmet.

Çok kısa, çok az mesaj içeren bir fragman yayınlamışlar. İkinci oyunla alakalı pek fazla detay yok. Ama hikaye olarak güzel bir şey çıkacağı birinci oyundan belli bana göre. Ümitle bekliyoruz :)

Çok uzun bir yazı oldu. Yine de bu noktaya kadar gelip okuduysanız, teşekkür ederim. Bir sonraki yazımdaki görüşünceye dek, sevgiyle kalın. Ve düşüncelerinizi benimle paylaşmayı unutmayın :)

Beni takip edebileceğiniz hesaplar:
Instagram
Twitter
Facebook