30 Temmuz 2017 Pazar

Kimi No Na Wa || Your Name || Senin Adın Anime İncelemesi

İşbu blog yazısı spoylır içerir. Daha sonra küfretmeyiniz. :)

Hayao Miyazaki'nin elinden çıkma anime derken aslında 2 saatlik bir film. Klişe ama her daim tutacak olan bir hikaye. Taki ve Mitsuha'nın hikayelerine biraz daha yakından bakalım.


Öncelikle film, drama ve fantastik yapıt olarak geçiyor. Birbirlerinden çok farklı hayatları olan iki insanın mistik bir şekilde birbirleriyle bağlanmasını konu alıyor. Şöyle ki bir sabah Mitsuha adındaki Tokyo'nun civarında, şehir dışındaki bir kasabada oturan liseli kızımız gözlerini açtığında, Tokyo'da yaşayan kendisiyle aynı yaştaki bir çocuğun bedenine girmiş bir halde buluyor kendisini. Taki adındaki bu çocuğun hayatını yaşamaya çalışırken aynı şekilde Taki de Mitsuha'nın bedeninin içine girmiş ve onun hayatını yaşamaya başlamıştır. Haftada birkaç kere ruhları birbirlerinin bedenlerine geçen bu iki kişi, bir süre sonra telefonlarına yazdıkları notlar ile iletişime geçerek birbirlerinin hayatlarını idame etmelerinde büyük rol oynarlar ve birbirlerinin yaşam çizgilerini değiştirmeye başlarlar. Mitsuha'nın kasabasında o an için birkaç günlüğüne gözlemlenecek bir kuyruklu yıldız vakası söz konusudur ve Mitsuha bir vücut değiştirme seansında Taki'ye part time olarak çalıştığı yerdeki senpai'siyle bir randevu ayarladığını ve randevunun sonunda kuyruklu yıldızı izleyebileceklerini not bırakır. Taki, kızla buluşur ama günün sonunda kuyruklu yıldız görünmez. Üstelik telefonla aradığında Mitsuha'ya da ulaşamamıştır. (ki bana göre daha önce neden telefonlaşmadılar veya mesajlaşmadılar hayret.)

Taki bu işin peşini bırakmaz, ama Mitsuha'nın nerede yaşadığını da bilememektedir. Elinde sadece bir manzara görüntüsü vardır. Tokyo civarındaki kasabaları araştırırken bunun 3 sene önce kuyruklu yıldız tarafından yok edilen bir kasabaya ait manzara olduğunu ve o kasabadaki 500 kişinin 3 sene önceki kuyruklu yıldız faciasında hayatını kaybettiğini, Mitsuha'nın da onlardan biri olduğunu öğrenir. Mitsuha ile son kez bir araya gelmek için ibadet ettikleri kraterin ortasında yer alan tapınağa gider ve daha evvel Mitsuha'nın bedenindeyken oraya bıraktığı, Mitsuha'nın tanrıya adak sunmak için yaptığı sakeyi bularak bir yudum alır.

Bir şekilde tekrardan Mitsuha'nın bedenine girmeyi başarınca, kasabalıları ve en yakın arkadaşlarını uyararak büyük bir felaketin önlenmesine yardımcı olur ve gün sonunda ibadet edilen yere giderek Mitsuha ile aynı zaman dilimine geçmeyi başarır. Ruhları tekrar orijinal bedenlerine dönerken ikili birbirlerini unutmamak ve daha sonra buluşabilmek adına avuç içlerine isimlerini yazarlar ama daha Taki kendi ismini yazarken zaman dolar ve zaman döngüsü tekrardan kırılır. Mitsuhi, Taki'yi unutmamaya gayret ederek Taki'nin ona söylediğini yapar ve kasabalıları kurtarmayı başarır. Bu esnada avucunun içine baktığında Taki'nin ismini değil de "Seni seviyorum." yazısını bulur. Ne yazık ki  gün sonunda hem Taki hem de Mitsuhi birbirlerini hatırlayamamaktadır. Birbirlerine dair hiçbir anıları kalmamakla birlikte kalplerinde bir boşluk oluşur ve 8 sene boyunca o boşlukla birbirlerini çok sevdiklerini ama hatırlayamadıklarını bilerek yaşamak zorunda kalırlar. Ta ki 8 sene sonra yan yana giden 2 trende birbirlerini görene kadar. 

Birbirlerini hatırlayamasalar bile bir şekilde bir yerde tanıştıklarını hissederler ve Taki bir cesaret Mitsua'ya adım atarak konuşmaya başlar. Film de burada biter.

Klasik bir Body Swap filmi olarak ekstradan zaman kırılımını da içine alınca kurgusu inanılmaz güzel bir romantik film ortaya koymuş oldular. Çok güzel, çok naif, tatlı bir hikaye izlemek isteyenler için ara ara başvurulabilecek bir film olmakla birlikte 2016 yapımı olması da çizimlerinin en son kalitede olmasına olanak sağlamış. Yürek ısıtan, sevgiyi, aşkı sorgulatan, insanların arasındaki bağı ve gücünü anımsatan bir film olarak listemizde yer almış oldu. Yayında ve yapımda emeği geçenlere çok teşekkür ederiz.

Bu tarz filmlerden hoşlanabileceğinizi düşünüyorsanız şöyle bir link bırakıyorum. Imdb'nin body swap movie listesi: tık
Bu listede aynı bu şekilde romantik temalı olduğu gibi gerilim temalı filmler de mevcut. Mutlaka içlerinden birini izlemişsinizdir veya izlerseniz beğenebilirsiniz.

Okuduğunuz için teşekkür ederim. Bir sonraki yazımda görüşünceye dek sevgiyle kalın.

Bana ulaşabileceğiniz sosyal medya hesapları için:
Instagram
Twitter
Facebook

Atomic Blonde || Sarışın Bomba Film İncelemesi

Başrollerinde Charlize Theron ve James McAvoy'un oynadığı, konusuyla bizi heyecanlandıran bir filmdi Atomic Blonde. Peki gerçekten heyecanlanmaya değecek bir film miydi?

1989 yılındaki soğuk savaşın son demleri olarak kabul edilen, Almanya'daki duvarın ha yıkıldı ya yıkılacak dediğimiz bir noktasında çok klişe bir amaçla başlıyor film. Birçok ajan hikayesinde olduğu gibi bir birçok ajanın kimliğinin olduğu bir lise Almanya'nın soğuk sokaklarında cirit atmaktadır ve o listenin varlığı düşmanın yanın KGB ajanlarının eline geçerse Avrupa ve Amerika ayvayı yiyecektir. Birçok ajan ve ailesinin hayatı tehlikededir. Listeyi bulup getirmekle görevli olan ajan ise görevi başında bir KGB ajanı tarafından öldürülür ve listeyi geri getirmesi için bizim Chalize Theron'un canlandırdığı ajanımıza görev verilir, ama görev sadece bu değildir. Ortada bir önceki ajanın ölmesine sebep olan bir hain vardır ve bu hainin kim olduğu da ortaya çıkarılmalıdır. 


 Birinci yarı ve ikinci yarıya dengeli bir biçimde yedirdikleri aksiyon sahneleri sayesinde bazı eleştirenlerin aksine durgunlaştığına inanmadığım, birçok filme nazaran çok daha gerçekçi dövüş sahnelerine sahip olan bir filmdi ve her anından keyif aldığımı söylemek isterim. Zaten James McAvoy'un Split ile birlikte oynadığı karakterleri ne denli mükemmel bir şekilde ekrana koyduğu tartışılmaz bir gerçekken Charlize Theron gerçeği de filmin güzel bir şey olacağını düşünmemize yetmişti. 

Ama ben bunların yanısıra dikkat etmenizi istediğim başka bir şey var ki o da o karanlık atmosfere hiç uymayan ve tezatlık sağlayarak adeta filmden daha fazla keyif almanızı sağlayan yazıları ve müzik seçimleriydi. Birçok filmin soundtrack listesi başarılıdır ama dönemi bu kadar anlatacak ve o aksiyon sahnelerine bu denli gidecek bir soundtrack listesini kim akıl ettiyse, elini yüzünü öpmek lazım. Keza o filmler olmasaydı da aksiyon sahnesi, şöyle hareketli iki bir şey koyalım yeter diye düşünülseydi, 2 saate yakın bir çöp izleyeceğimize sizi temin ederim. 

Tabi ki ters köşe işlerin olması da oldukça güzel ayarlanmıştı. Keza birçoğumuzun tahmin edemeyeceği şekilde filmin bitmesi, oldukça büyük bir haz verdi. 

Özetle gidin izleyin, kaçırmayın bu filmi. Size gayet güzel 2 saat sunacağına ben kefilim.


Ha bu arada, Charlize için, yaşlanıyor artık falan diyenlerin olduğunu duydum. Adam adam! Sen o kadının yaşlanmasına kurban ol be. İnsan ol da gel önce. Eleştiri olsun diye kadın yaşlanıyor demek nedir? Işığı güzel kullanamamışlar de, çok seksist yapmışlar de ki bir ajan için çok dikkat çekici giyiniyordu yer yer. Bana göre de kadının seksiliğinden biraz fazla yararlanılmış, ama en azından Wonder Woman'daki gibi boş beleş bakışlı mal bir kız gibi sadece vücudunu kullanmıyordu.

Dövüş sahnelerinin gerçekçiliğinden bahsetmeden de yazımı bitirmeyeyim. Hani aksiyon filmi seyredersiniz ve filmin sonunda sadece adamın kaşında hafif bir yara vardır ya da dudağına ufacık bir yara koyarlar ya. Ha ha! HAHAHAHA! İzleyin de görün derim. Çok başarılı bir film olmuş. 



Filmin başlangıcında +18 ve cinsellik öğelerini göreceksiniz evet ama Game Of Thrones izleyen nesle biraz tırt gelebilir.

Ha bu arada soundtrack'lerden söz ettim: Spotify 
Okuduğunuz için teşekkür ederim. Bir sonraki yazımda görüşünceye dek sevgiyle kalın.

Bana ulaşacabileceğiniz sosyal mecralar:

23 Temmuz 2017 Pazar

Dunkirk Film İncelemesi



Bir insana gerçekten savaş nedir sorusunun cevabını üç aşağı beş yukarı cevaplandıracak bir filmdi Dunkirk. Üstelik de Christopher Nolan'ın filmi olunca ve ikinci üniversite olarak da Uluslararası İlişkiler okuyunca ve dünya tarihinin geçirdiği savaşlar ve siyasi dengeler konusunda biraz bilgi sahibi olmaya başlayınca ister istemez merak konusu oluyor. Gidip izleyelim dedik ve heyecanla yerlerimize oturduk. 

Bu noktada Dunkirk'in muhabbeti nedir bilmeyenler için ufak bir bilgilendirme vermem lazım. Aslında Google'da aratsanız da çok rahatlıkla bulabileceğiniz bir bilgi paylaşıyor olacağım. 2. Dünya Savaşı sırasında Dunkirk adlı şehrin sahil kısmında İngiliz ve Fransız askerleri sıkışıyor. Almanya onları oraya kadar ittirmiş. Derken Hitler birden ordularına tankları durdurmalarını söylüyor. Ve işte bu esnada İngiliz ve Fransızlar orada sıkışmış olan askerlerini kurtarmak için bir tahliye çalışması başlatıyorlar ama tabii ki hiç kolay değil. Hava saldırılarından, bombalardan gemilerini kurtarmaları gerekiyor. Nitekim kurtaramıyorlar. Çok fazla kayıp veriyorlar, ama aynı zamanda binlerce askeri kurtarmayı da başarıyorlar. Hitler'in tankları durdurma emri vermesi sayesinde, binlerce, yüzlerce asker kurtulmuş oluyor ve savaşın seyrini değiştiren bir umut aşılanmasına sebep oluyor.

Almanya tarafının düşman olarak gösterildiği ve İngiliz ve Fransızların tarafından anlatılan bir film olduğunu dikkat çekmek isterim. Zaten direkt olarak düşman olarak hitap ediliyor. Doğal olarak en başta gergin başlıyorsunuz. 3 farklı olayı anlatıyor film. Bir tanesi, Dunkirk sahiline sıkışmış ve gemi ve teknelerle kaçmaya çalışan İngiliz ve Fransız askerlerini, bir tanesi bir İngiliz pilotunun o an havada yaşadığı çatışmayı ve diğeri de Dunkirk'teki askerleri kurtarmak için Moonstone adındaki yatını Dunkirk'e götüren baba ile oğluyla, yanlarındaki bir çocuğun hikayesi.



İsimler zaten önemsizdi. Önemli olan şey, savaşın nasıl olabileceğini anlatmaları. Sahile sıkışmış ve içecek su bile bulamamanın çilesini, gencecik yaşlarında Almanlarla savaşmak zorunda kalmaları vs. Bir pilotun kahraman olması ve ölüm ile kahramanlık arasındaki o ince çizgide nasıl dans ettiğini, diğeri ise, milleti için her şeyi yapmaya karar vermiş sivil bir vatandaş. 

Belirtmem gerekir ki film gerçekten karanlık, karamsar ve bazılarınca sıkıcı sayılabilecek derecede ağır. Hatta bazılarına öyle ağır geldi ki filmin yarısında sinema salonunu terk edip bir daha gelmeyenlerin sayısı da çok fazla. Hayır Imax film bileti alıp yarısında çıkabilecek kadar zenginlik varsa zaten bizde helal olsun diyorum. Ben o kadar zengin değilim :P

Bomba ve silah seslerinin kafanızın içine ettiği, gerçekten sizi yer yer geren sahnelerle gitmek istiyorum devamını görmek istemiyorum, bu kadar da talihsizlik olmaz diye isyan ettiğiniz bir filmdi. Sonuç olarak sinema salonunda izlemezseniz, belki de vermesi gereken etkiyi tam olarak veremeyecek olan bir filmdi ve özetle Christopher Nolan adını duydunuz diye ikinci bir Interstellar, The Dark Knight vakası yaşayacağınızı düşünmemeniz gereken gerçekçi ve tarihi ögeleri bol olan, film bittiği zaman sizi derin düşüncelerle bırakan ve belki de izlediğiniz için pişman olabileceğiniz kadar olayları çıplak bir şekilde gözler önüne koyan bir filmdi. 

Sonra uyarmadı demeyin.

Okuduğunuz için teşekkür ederim. Bir sonraki yazımda görüşünceye dek, sevgiyle kalın :)

Bana ulaşabileceğiniz sosyal medya hesapları için:

17 Temmuz 2017 Pazartesi

Spider Man Homecoming Film İncelemesi

"Büyük güçler büyük sorumluluklar getirir." 
Hatırladınız mı bu sözü?


Çünkü filmde bu cümleye ait hiçbir şey yoktu. Büyürken izlediğimiz bildiğimiz Spider Man'le hiçbir alakası olmayan bir Spider Man olması yüzünden, gerçekten ama gerçekten önyargılarımdan kurtulamayarak filme gittiğimi söylemem lazım. Seksi May Hala, olmayan Ben Amca, ne alaka abi bunlar ne yapıyorlar diye bir önceki Marvel filmlerinde zaten yeterince düşündüğüm için, bir ara gitmesem mi acaba bile dedim. Yalan söylemiyorum. Ha ama ne oldu? Gittim. Pişman oldum mu? Kesinlikle hayır.
Şöyle başlayalım. Bu yazıyı okuyan herkesin haldır haldır Marvel okuduğunu düşünmeden yazalım. 20'li, 30'lu yaşlarını süren her evlat bilirdi ki Fox Kids'te Spider Man vardı. Bizler Spider Man'i böyle tanıdık bildik. Gazeteci Peter Parker, liseden beri aşık olduğu Mary Jane ile ilişkisini belli bir noktada tutmaya çalışırken aynı zamanda kötülerle savaşmaya çalışırdı. İnsanlara iyilik yapmaya çalışırken hayatındaki zorluklarla başetmeye çalışırdı. Mary Jane ile evlenmesi, onu kaybetmesi vesaire vesaire biz çizgi film kuşağı bebeleri belki de Spider Man ile çoğumuz ilk böyle tanıştı. Tobey Maguire de bizim ergenlik dönemimize denk gelen Spider Man filmiydi. Kırmızı kostümüyle ilk defa beyaz perdede onu görmüş ve büyük bir gücün neden büyük sorumluluklar getirdiğini öğrenmiştik. Daha gerçekçi, daha karanlık bir hava içinde, Mary Jane'ye ulaşmaya çalışması ve vicdanı arasında, sorumluluk arasında Mary Jane'yi hep ihmal edişini gördük. Maviş gözlerindeki o tribi gördük, onunla birlikte üzüldük. Hem biraz daha gerçekçiydi. Bir kere bildiğimiz gibi öyle ağ kapsülleri falan yoktu. Kendi ağınını kendi vücudundan atıyordu. Goblin'le savaşı yeterince zordu. Dr. Octopus zaten zordu. Hepsi kendi hayatındaki değer verdiği insanlardı. 3. filmi sallayın. 


Sonra Amazing Spider Man geldi ki hiç izlemedim. Ben bilmiyorum. Yorumunu dahi yapamam. Onu es geçiyorum. 

Hep istedik ki, Spider Man'in bitmemiş olan öyküsü tekrardan gelsin, biz sevenleri tekrardan onun maceralarıyla şenlenelim ve sonunda Marvel çok şükür ki bunu başardı. Captain America ve Iron Man'in it dalaşının anlatıldığı filmde, azıcık bile olsa Spider Man'i görmüştük ve o da ne? Yine farklıydı. Gözler Tobey diye ağlarken sümüklünün tekini Spider Man yapmışlar çocuk savaşmanın ne olduğunu bile anlamadığı gibi Spider Man'i komple eziklemişlerdi. Bunu nereden anlıyoruz? Kendi filmi çıktıği zaman Osbourne Corp, ne Ben amca, ne tatlı May Hala, hiçbiri yoktu. Kadın bir kere seksi. O ne öyle? Tony Stark bile asılacaktı kadına da son anda tekrardan Pepper ile birleştirdiler onu. Şahsen rahatladım. Tony Stark'ın enişte olmasını kaldıramazdım.

Homecoming, en muhteşem Marvel filmi değil belki de ama en azından güldürdü. Captain America'nın videolarının durmadan cirit attığı, ergen bir veledin babasına kendisini ispat etme çabası gibi Peter'ın Tony'ye ben büyüdüm'ü ispatlama çabası, merdiven altı ağ yaratması, onları kullanması vs. biraz bildiğimiz, biraz cıvıl cıvıl olan Spider Man ile tanışmıştık sonunda. Ben yine de ailemizin Spider Man'inin geçim sıkıntısı çeken, sorumlulukları altında ezilen ve Mary Jane'ye geri dönülemez bir aşkla bağlı olan Spider Man olmasını isterdim. Gerçi Tony Stark ile bu mümkün değil elbette.

Ve her şeyden öte, adamların durmadan Spider Man'i ezmesi? Neymiş efendim Captain America isteseymiş onu sümük gibi yere yapıştırırmış. Ee abi o zaman bu çocuğa niye film yaptınız? Amerikan Aile filmi gibi ne oturttunuz bizi de izlettiniz bunu? Biz Spider Man'den çok şey bekliyorduk. Özellikle de ben. 

En azından kararan Marvel dünyasına biraz bile olsa komiklik, biraz neşe saçtı. Çok şükür gerçekten ihtiyacımız vardı.

Ama bir şey vardı ki... Kostümü hacklemeye başardıktan sonra Karen adını verdiği AI ile tanışması... İşte filmi asıl eğlenceli yapan kısım buydu. Karen, en olmadık zamanda Peter'ın kulağına "kızı sevdiğini söyle. işte tam zamanı." derken, aynı zamanda ona durmadan öldürmeyi teklif etmesiyle, sıradan bir arkadaş gibi muhabbet edebilmesiyle, Spider Man tamamen benim kafamdaki algıdan çıktı. Artık Tobey yoktu kafamda. Artık goygoy yapan bu ergeni, bir AI ile birlikte suçluların peşine düşlerken Tony Stark'tan götüm götüm kaçan bu ergene kanımız ısınmıştı bir şekilde. 

Hareketlere bak hareketlere. Bebesin oğlum sen bu neyin tribi?
Ve tabi ki son sahnede Captain America'nın tekrar çıkıp, sabırla alakalı bir şey zırlavalaması ve daha bunlardan ne kadar çekmesi gerektiğine dair serzenişi de bize bir sonraki filme dair hiçbir şey vermemesi... Dakikalarca bekle bekle, Captain America zırvası dinle sonra Spider Man geri dönecek yazsınlar alta. 

VAY ARKADAŞ YAA NASIL DÜŞÜNEMEDİK Kİ BİZ BUNU? 
Gerçekten! İyi ki yazdınız yoksa biz anlamazdık Spider Man'in devamının geleceğini. Canın sağ olsun be Captain America, zaten sıkıntın büyük. 

Sırada Thor var. Onun da biliyorsunuz Doctor Strange ile bir muhabbeti olmuştu. Şimdi sıradaki film o. Heyecanla onu bekliyoruz.


Özet geçelim dersek eğer, Spider Man Homecoming, gerçekten güldürme potansiyeli sayesinde sıralamada üstlere çıkmış bir film oldu. Spider Man konseptine biraz can biraz kan getirdi. Bir sonraki filmde belki ergenimiz daha da büyüyecek ve biz belki, umarım, ergen yerine gerçek bir erkeği ve onun alacağı ciddi kararları izleyeceğiz. Umuyorum yani en azından. Ama bu hali de en azından neydi ne oldu dememiz açısından bir başlangıç sayılacaktır.

Not: Gördüğünüz gibi kötü karakterden falan hiç söz etmedim. Keza bence pek de konuşulacak bir yanı yoktu. Ergen bir çocuğun idare edebilecek sıfatta bir karakteri koymuşlar işte. Meh.
Okuduğunuz için teşekkür ederim. Bir sonraki yazımda görüşünceye dek, sevgiyle kalın :)

Bana ulaşabileceğiniz sosyal mecralar:
Instagram
Twitter
Facebook

17 Haziran 2017 Cumartesi

Boruto : Naruto Next Generation İnceleme

Naruto da bittiğine göre, sonunda Boruto'ya gelebiliriz. Henüz çok başlarda olan bu hikaye için elbette fazla söylenecek şey yok.

Mangasını okursanız 10. bölüme kadar olan kısmını film halinde zaten sunduklarını, daha sonra anime serisiyle birlikte manga'dan uzaklaşıldığını ve filmdeki zaman çizelgesinden daha geriye, yani Boruto'nun henüz akademiden mezun olmadığı zamanları gösterdiklerini fark edersiniz.

Neden böyle bir şey yapmışlar bilemiyorum. Herhalde manga ile anime arasında en azından 50-60 bölüm falan koyma derdindeler ama Naruto'yu biraz bile izlemiş olanlar bilir ki bu animelerin %60'ı 70'i (evet salladım ama usturuplu salladım) filler dediğimiz bölümlerden oluşur. 

Özetle, şu an Boruto: Naruto Next Generations dediğimiz seriye ait 1 film, 12 bölümlük bir anime serisi ve 14/15 bölümlük bir manga serisi mevcut. Bunları tek tek incelediğimiz zaman fark ediyoruz ki manga olarak yayınlanan 14 bölümün ilk 10 bölü zaten hali hazırda animenin film versiyonuyla bize gösterilmiş. Bunun amacı da zaten Boruto'yu tanıtmak idi. Peki filmde ne görüyorduk? Bir önceki yazılarımda filmi ciddi manada incelediğim bir yazıyı bulabilirsiniz. Yine de sizin için ben yazımın sonuna onun linki tekrar koyacağım. Ama özetlersek eğer, Chunin sınavına girişlerini, yeni ninja dünyasını, tehditleri ve yeni veletler tanımıştık. Burada Boruto, Sarada ve Mitsuki ile bir takım idi ve başlarında Konohamaru vardı. Naruto çok fazla çalışıyor ve çocuklarına eskisi kadar vakit ayıramadığı için Boruto ile arasının açılmasına sebep oluyordu ama işin sonunda Boruto, babasına tekrardan saygı duyabileceği bir macera yaşıyordu. Bu esnada Boruto'nun gözünün bir Byakugan olmadığını, yepyeni bir güç olduğunu öğreniyorduk. Ama detay pek verilmiyordu. Sadece çok büyük güç olduğunu anlıyorduk ve bundan dolayı Boruto'nun ileride acı çekebileceğine dair mesajlar alıyorduk. Tıpkı Spider Man'daki Ben Amca gibi, "Büyük güçler büyük sorumluluklar getirir."

Peki animesi nasıl seyrediyor?

Bir kere Naruto ve geri kalanların gelecekte nasıl insanlar olduklarını ara ara gösterdikleri için izlenmesi keyifli. Bununla birlikte, savaş gibi ağır hikayeden çıkmış bünyemize komple filler olarak sundukları bu hikayeler "meh" etkisi yaratıyor diyebilirim. Yani çok da bayılara izlemiyoruz ama en azından izlenecek bir şey. Mitsuki üzerine gittikçe şüphe çekiyorlar ve ana hikaye olarak Boruto ve bir türlü doğru düzgün kullanmayı beceremediği, aktive ettiğini kanıtlayamadığı gözü etrafında dönüyor. Boruto bir şekilde bu göz sayesinde insanların üzerindeki o karamsar etkiyi, kötü enerjiyi görebiliyor ve kimin tehdit olduğunu belirleyebiliyor. 12 bölümlük animede henüz birkaç saniye kadar Sakura'yı gördük. Biraz Hinata ve Himawari, az az Naruto ve Shikamaru, son zamnlarda Sai de devreye girdi de onları da görebiliyoruz. Genelde Shikamaru ve Temari'nin oğulları Shikadai ve Boruto'nun dostluğu çevresinde gelişen bir hikaye gibi gösteriyorlar. Belli ki daha çok izleriz bu filler gibi animeyi, keza manga'da on bölümden sonra anlatılan hikayenin kendisi de şimdilik fazla derinlik göstermedi.

Yani ben sizin yerinizde olsam birkaç sene Naruto evreninden uzaklaşır, yeni animelere yelken açardım. Filler'dan kanser olmuş bünyelere daha fazla filler göndererek herhalde öldürmeyi planlıyor olsa gerekler.

Okuduğunuz için teşekkür ederim. Sizler ne düşünüyorsunuz? Bana geri dönüş yapmayı unutmayın. 
Filmin incelemesi için tıklamayı da unutmayın : Boruto: Naruto The Movie İncelemesi

Beni takip edebileceğiniz hesaplar:

13 Haziran 2017 Salı

Wonder Woman İncelemesi

Bir karakter nasıl bok edilirin cevabıdır Wonder Woman. Resmen piyasa için nasıl film yaparızın cevabıdır. Ha beğenen var mıdır vardır. Benim takip ettiğim, ön gösterime gitmiş olan tüm bloggerlar güzel film diye de gazladıklarından daha çıktığı hafta gittik VIP falan izledik. Bastık parayı. Öyle böyle gitmedik yani. Ee ne oldu? Verilen paraya değdi mi? Sen Electra'dan sonra ilk kadın kahraman filmini yapıyorsun (sanırım), ama ona böyle yeterli ihtişamı veremiyorsun.

Bazen sorunu kendimde arıyorum. Acaba ben mi fimlerden hikayelerden fazla şey bekler oldum? Teknik olarak baktığımızda Diana Prince karakteri, bildiğimiz tüm özellikleriyle Wonder Woman filminde işlendi. İşte, yaşama sevincinden tutun, insanlığa olan inancı, Ares gibi efsanelere inanışı, güçlü oluşu, çok güçlü oluşu, iyi niyetli oluşu, iyimserliği, kararlılığı vs. Yani Wonder Woman denilince akla gelecek olan tüm özellikleri zaten filmde görmemize rağmen izleyiciye, en azından bana yeterince ulaşamadılar. Bunun altında birkaç sebep görüyorum:


 1. Başrolün kadın olmasından dolayı her zamanki gibi seksi olması için fazla zorlamaları. Yani bu kadın zaten seksi bir kadın.
2. Kadın her sahnede poz veriyor. Nedir yahu bu poz verme derdi?
3. Efektler yeterince başarılı değil gibiydi. Ciddiyim, yama filmi olduğu her halinden belliydi.
4. Seksiliğini ön plana çıkardığınız bir karakter için fazla muhafazakar bir film gibi geldi bana. İki öpüştüremediler bile. 
5. Saftirik kız muhabbeti çok fazla genele yayılmıştı. Evet dış dünyadan birhaber bir kadın vardı karşımızda ama o tipik çekici gelecek tatlı kız imajını ben gördüm. Uyanın erkekler, çoğu kızın gerçek karakteri öyle değil. Sırf sizin sempatinizi kazanmak için bir aptal ayağına yatıyorlar. Gelmeyin bu numaralara.

6. Klişe kendini insanlık için feda eden kahraman erkek
7. Ne yaptıkları belli olmayan, olmasa da olur yan karakterler
8. Klişe savaş sahneleri. Ben senaryoyu yazman bu kadar tahmin edebilirdim.
9. Zeus, Ares gibi kavramları yeterince hikayeye yediremeyişleri
10.Klişe bir son. Esas kötü adamı ben filmin başında tahmin etmiştim mesela.
11. Ve bence en önemlisi. Gereksiz ve yetersiz aksiyon sahneleri. Daha güzel, daha tatmin edici dövüş sahneleri olabilecekken kısa süren ve toplasan 2 tane sayamayacağın aksiyon sahnesinin olması oldukça büyük hayal kırıklığına uğrattı. Yarı tanrı olduğu iddia edilen bir karaker var elinde. İddia edilen derken, yarı tanrı da işte hani kız yeni yeni anlıyor ya olayı. Bu kızın güçleriyle alakalı daha fazla şey gösterebilirlerdi.

Yani şimdi bu kadar madde olunca, doğal olarak birileri tarafından da iyice gaz verildiği için gittiğimizden, fos oldu. İçimizde patladı. Yani bu kadar puanı bu ablanın bacaklarına vermedilerse, imdb'den bu kadar yüksek puan almasını şaşkınlıkla karşılıyorum.

Her şeyi bırak geçiş filmi hissini bana o kadar yansıttılar ki, esas film neydi diye sormadan edemedim. Eldeki malzemelerle çok daha güzel bir film çıkabilirmiş. Neden bu kadar batırmışlar hayret ediyorum.

Ha hiç mi izlenmez? İzlenir elbet. Marvel fimlerini nasıl pişman olsak da hikayenin geneli açısından izliyorsak, DC filmleri için de aynı şey geçerli. Batman V. Superman filminde ortaya çıkan güzel Wonder Woman'ı, özellikle kadın karakter olmasından dolayı feminist duygularımı kabarttığından, izlemenizi şiddetle tavsiye ediyorum. Çünkü bu kadında daha çok malzeme var. Ve malzemeden kastım meme, göt değil. Ciddi bir hikaye potansiyeli var ve sırf bu filmi başarısız bulduk diye, ikinci şansı vermemek olmaz.

Okuduğunuz için teşekkür ederim. Bir sonraki yazımda görüşünceye dek, sevgiyle kalın.

Beni takip edebileceğiniz sosyal medya hesapları için:

28 Mayıs 2017 Pazar

Fast 8 / The Fate Of Furious / Hızlı ve Öfkeli 8 İncelemsi

Duygu sömürüsü, klişeler ve çok pahalı arabalar... İşte Fast And Furious serisinin özeti. Sekiz filmin sekizinde de değişik hikayeler anlatsa da aslında teknik olarak baktığımızda aynı olayları tekrar tekrar izlediğimiz ama ne hikmetse izlemeye de devam ettiğimiz bir seri. 



Serinin son filmi, Game Of Thrones'tan da birkaç karakteri görerek kimlik karmaşasına girmeme vesile olsa da son yedi filmden aşağı kalır yanı yoktu. Kötü insanlar iyi olmuş, iyi insanlar kötü olmuş, herkes birbirine girmiş gibi bir hava yaratacaklarını düşünsem de o olayı da çok yüzeysel bırakmışlardı.

Filmin konusuna gelelim. Bu saatten sonra izlemeyen kalmamıştır gerçi ama, spoilersız film anlatmam haberiniz olsun.

Dom ve Letty, gayet mutlu bir şekilde Küba'da balayını yaparken Charlize Theron ablamız, Dom'a esrarengiz bir görüntü göstererek onu kendi takımına zorla sokar. Dom ne görmüştür göstermezler ama bu görsel o kadar değerlidir ki, Dom ne yazık ki Hobbes ve arkadaşlarına ihanet ederek karanlık tarafa geçiş yapar. Bundan sonra olanlar, fragmanıyla karşılaştırdığımızda aslında çok daha yumuşaktır çünkü Dom'un kötü tarafa geçtiğine Hobbes hariç kimse inanmaz. Adamların arasında çok yüzeysel bir şekilde bu konuşma geçse bile bir daha bu konunun lafı bile açılmaz. Yani herkes Dom'un bir şekilde tehdit edildiğini ve bir sebepten ötürü bu işleri yaptığının farkındadır. Sadece sebebin ne olduğunu ve onlara neden söylemediğini bilemezler. Zaten biz de filmin yarısına kadar olayı anlamayız. Sonra filmin yarısında öğreniriz ki, Letty'nin öldüğünü sandıkları dönemde birlikte olduğu Elena, meğerse hamile kalmıştır ve Dom'dan bir bebek dünyaya getirmiştir. Dom da elbette ki çok başarılı bir baba olarak, çocuğunu korumak ve kurtarmak için elinden geleni yapacaktır.



Charlize ablamız, filmde yine her zamanki gibi seksi bir şekilde etrafta dolanırken, çok aksiyon göstermese bile, inanılmaz başarılı bir kötü adam rolüne girmişti. Zeki ve kötü olmanın tüm özelliklerini göstermiş ve Dom'u sonuna kadar kullanabilmiş. Ben açıkçası Cipher rolüne bayıldım. Takımdaki herkesten daha üstün bir karakter olduğunu kanıtladı ve gerçekten takım, eğer kötü adamlardan Deckard ve kardeşi Owen'dan söz ediyorum, yardım almasalardı, sıçmışlardı. Net söylüyorum. 



Özetle film, yanınızda dostunuz ve aileniz olduğu sürece, sizden daha güçlü olan rakiplerinizi bile alt edebileceğiniz mesajını veren tatlı bir filmdi. Eski filmlere nazaran araba sahneleri çok aşırı değildi. He mesela şehirdeki 3000 arabayı hackleyip Rus Dışişleri Bakanı'nın arabasını haşat ettikleri bölüm elbette ki abartının önde gideniydi ama o gerçekçi olsun bu gerçekçi olsun, ortada en başta Fast And Fuious olmazdı. O yüzden, o yönden eleştirmiyorum bile. Zaten saçmalık diyeceğimiz şeyleri harmanlayıp bir aksyion filmi yaratıyor adamlar. Yani, nükleer bombalara kafa tutmalar, denizaltına kafa tutmalari lamborghini ile buzun üstünde akrobatik hareketler yapmalar, efendime söyleyeyim, külüstür ve yanmak üzere olan arabayla yarış kazanmalar... Neymiş efemdim, araba önemli değilmiş, onu kullanan önemliymiş. Yok yaa! Biz de bunu yedik şimdi. Yedirtiyorlar filmde gerçi. Orası ayrı.


Efendiler, Romalılar! Son yedi filmde sinir olduğunuz şeyler aynen devam etti ve hoşuınuza gittiği her şey de aynen vardı. Aksiyon eskisi kadar yüksekte değil. Brian karakteri olmadan Fast And Furious, Fast and Furious oluyor mu bence olmuyor. Bence bitirsinler artık bu seriyi, ama paranın geldiği dereyi kuruturlar mı? Nein. 2.5 saatlik, vakit öldürmelik bir film seyrettik. Güldüğümüz sahneler de vardı. Mesela Deckard'ın bebeğin kulağına kulaklığı takıp, çocuk müziğini son ses açıp adamları öldürüp bebeğe şebeklikler yapması vs. kahkaha atarak gülmeme sebep oldu. O sahnelerden mütemadiyen keyif aldığımı itiraf etmeliyim. 


Serinin diğer filmlerinden daha mantıklı seviyelerde gitmiş bir film oldu. Dom'un da nur topu gibi bir bebeği oldu. Adını da Brian koydular. Vay vay vay. İşte duygu sömürüsü. Milletin işine geliyor ama para kazanılacak olan bir seride ben böyle duygusallıklara sinir oluyorum orası da ayrı. Yani devam ettirmeyin abi işte filmi, Brian yok, aile birleşmelerinde Brian ve Mia yoksa ne anladım ben o birleşmelerden. 

Dokuz gelirse ben gitmeyeceğim artık. Yeter, Fast And Furious'u emekli ediyorum artık. İnternetten falan buılur izleriz.

Okuduğunuz için teşekkür ederim. Bir sonraki yazımda görüşünceye dek sevgiyle kalın :)

Beni takip edebileceğiniz sosyal medya hesapları için:

14 Mayıs 2017 Pazar

Boruto: Naruto The Movie İnceleme


Merhaba arkadaşlar, The Last: Naruto The Movie'den sonra vizyona giren, serinin 11. filmi olarak biz Naruto severlerle buluşturulan bu filmi, Boruto evrenine geçmeden önce izlememezlik elbette ki olmazdı. Şimdiye kadar izlemediyseniz, önce oturup filmi bi' izlemenizi tavsiye ediyorum. Keza benim yazılarıma aşina olan kesim biliyor ki, ben hayvan gibi spoiler veririm. Sonradan oturup bana kızmayın niye spoiler verdin diye. İnceleme yazısı spoiler'sız olmuyor. Huyum kurusun.



Filmin başlangıç sahnesi, sanırım uzun zamandır Naruto Shippuuden izleyip beyni sulanmış olanlara ilaç gibi gelmiştir. Sasuke'nin düşman ile savaşı, abartısız bir güç kullanılarak bunu yapması ve dövüş sahnesinin su gibi akıp gitmesi, benim gibi uzun zaman önce seriyi manga olarak tamamlamış ve Shippuuden bitene kadar dönüp de animeye bakmamış, daha sonra sadece en baba sahneleri izlemiş birisine bile çok iyi geldi. 

Hayır o değil de... Sasuke'ye nooolmuş öyle ya? Adama bi' efendilik gelmiş. Bi' adam olmuş sanki. Toparlamış. Konoha dışında benliğini bulmak, günahlarından arınmak için yaptığı yolculuklar ona iyi gelmiş olsa gerek. Adamın kıyafetleri bile böyle efendileşmiş. Tebrikler Sasuke, cool erkek maximum level olmayı başarmışsın. Tüm kadınların hayalini gerçekleştirmişsin. Piçten efendi adam elde etmişsin. Bunun başarısını Sakura'ya yıkmayacağız elbette. Sakura kim ki zaten? Bu serinin en rezil karakterleri, serinin başrollerindeki kadın karakterler zaten. Bunu hepimiz biliyoruz. Hinata'dan umudumuz vardı ama o da Hyuuga klanının başı olmayı o kadar, o kadar istemedi ki Hanabi'ye geçti zaten o statü. Hinata da mal gibi ev süpürdü. Üniversiteyi okuyup ev hanımlığına terfi yapan mühendis kızına dönmüş özetle. Yani tamam, güçsüzdü biliyorduk. Hatta Sakura, Hinata'dan daha güçlü bunu da biliyorduk. Buna rağmen kızdan daha fazla ümidimiz vardı. Ama yine olmadı.


Neyse filme geri dönelim. Filmin konusu hakkında en ufak bir fikrim yok. Yani var da, biraz dramatik giriş yapmak istediğim için bu ifadeyi kullandım. Bunu derken ne demek istiyorum? Filmin esas anlatmak istediği meseleyi o kadar çok Naruto'nun Boruto'ya ve ailesine yeterli vakit ayıramadığı üzerine yedirmişler ki, esas muhabbet sönük kalmış. Bundan dolayı hikayeyi çok sönük bulmak durumunda kaldım. Ben zaten bu filmin mangasını daha evvel okumuş birisiyim. Manga'da da aynı şekilde göstermişlerdi. O yüzden filmi bu konuda eleştirmek haksızlık. Mangayı eleştirmek doğru. Yine de sonuçta, ne bulamayacağımı biliyordum. O yüzden filmi izlemekten bir hayli kaçınmıştım ama görseller konusunda çok başarılı bulduğumu itiraf etmeliyim. Buna rağmen, hikaye, filmde düzgün anlatılmış mı? Şüpheliyim. Ama zaten Naruto filmlerinden çok büyük bir şey beklememek lazım. Sonuç olarak Boruto evrenine geçiş süresinde yama görevi görüyor film. Bize çocuk karakterleri tanıtıyor ve bildiğimiz karakterlerin yetişkin hallerini görüyoruz. Shippuuden'de evlenen Hinata ve Naruto'yu gördükten sonra ve The Last'ta aralarındaki aşkın yeşerme sürecini izledikten sonra bu ilişkinin devamını görmek de güzel oldu. Sonuçta kafamızda hep şu konsept vardır. Evlenince mutlu son gelir. Film biter. Bu sefer filmin devamını gördük ve mutlu son'un aslında ne kadar mutlu son olabileceğini kendimiz gözlemledik 3aşağı 5 yukarı. 


Bir kere film bize ne gösterdi? Naruto, hayalini gerçekleştirmiş olsa bile, Hokage olduktan sonra ailesine vakit ayırma süresi o kadar düştü ki, kendi kızının ve oğlunun doğum günlerine bile katılamaz hale geldi. Durmadan bir yerden bir yere koşturuyor. Şehrin merkezindeki dev ekranda, röportaj veriyor. Kage Bunshin sayesinde daha fazla çalışabiliyor. Durmadan çalışıyor ama ailesine yeterli vakti her Hokage gibi ayıramıyor. Konohamaru'nun dedesi için söylediklerini ve o dönemde öfkeyle yaptığı şımarıklıkları hatırlarsınız. Boruto da bunun bir değişik versiyonu olmuş durumda. 

Peki film ne anlatıyor? Sasuke, Otsutsuki Kinshiki ve Momoshiki ile savaşıp, gizemli bir parşömen kağıdını ele geçirir ve Konoha'ya dönerek bu kağıdı Naruto'ya verir. Şifreyi kıramadığını söyler ve Naruto bu parşömendeki şifreyi kırmak için kendi Hokage gücünü kullanır. Bu esnada Boruto'nun triplerini bol bol izlettirirler bize ve sırf Hogake'ye kendisini kanıtlamak, ilgisini çekebilmek için chuunin sınavlarına girmeye karar verir. Burada Sasuke ve Naruto'nun aralarında çok sağlam bir dostluk geliştiğini konuştukları şeylerden ziyade, konuşma biçimlerinden anlamak çok olası. Mesela Sasuke, Naruto'ya Boruto'dan söz eder. Karşılaştıklarını, çocukluğuna çok benzettiğini anlatır. Naruto ise, Boruto'ya baktığında Sasuke'yi gördüğünü ifade eder. Sonra duraksar. "Seni de görmüyorum. Hiç kimseye benzemiyor. Zamanın gerisinde kaldık belki de..." gibi bir şey söyler. Sasuke ise shinobi ruhunun bir şekilde devam edeceğini dile getirir.


Bu esnada chunin sınavları dönemi de gelmiş. Ama Konoha o eski Konoha değil. Teknoloji gelişmeleri çılgınlar gibi. Herkesin elinde nintendo'lar ps go'lar vitalar falan. Abarttım hehe. Orada artık ne deniyorsa o. Çocuklar bilgisayardan kafalarını kaldıramaz olmuş. Boruto'nun da karakteri buna göre evrilmiş. Bir aparat çıkarmışlar. Ninjutsu'ları içine kilitleyip gerektiği zaman kullanmak üzere kollarında saat gibi taşıyabiliyor shinobiler. Konohamaru dahi kullanıyor bunu. Prototip olduğundan çok da mükemmel iş çıkarmıyor, ama sonuçta lazım olduğunda büyük ninjutsuları kontrol edebilmenizi sağlıyor mu? Sağlıyor. Bu teknolojiyi geliştiren arge elemanı, Naruto'nun ofisine gelip chunin sınavında bu aletin kullanılmasını talep ediyor. Naruto ise Chunin sınavının ninja olmanın ilk adımı olduğunu, bu aletin bu sınavın değerine gölge düşüreceğini, keza gösteri yapmadıklarını dile getiriyor. Adam çıkıyor odadan, ama Boruto ile zaten anlaşmasını yapmış. Minicik çocuk, babasını etkilemek, Hokage'nin oğlu olduğundan güçlü görünmek istiyor. Adam bunun farkında. Bunu kullanarak çocuğu kandırıyor. Boruto her ne kadar chunin sınavlarında kendi gücünü kullanarak geçmek istese de, o kadar kendini beğenmiş bir çocuk olarak büyümüş ki, antrenman yapmaktan aciz. Göt büyütmüş kısaca. O yüzden potansiyeli olsa da güçlü değil. Doğal olarak aleti kullanmak zorunda kalıyor ve bu sayede Chunin sınavını kazansa bile Naruto bunu fark ediyor ve Boruto'yu diskalifiye ediyor. İşte Boruto bağırıyor, çağırıyor, zırlıyor. Sen bize vakit ayırsaydın böyle olmazdı diye Naruto'ya vicdan yapıyor. O esnada, klasik bir Chunin Sınavı geleneği olan dış mihrakların saldırısına uğranılıyor. Otsutsuki kardeşler Konoha'ya saldırmış ve Naruto'yu kaçırma niyetiyle ortamı darmadağın ediyorlar. Boruto ilk defa babasının gücünü orada görüyor. Babasına hayran kalıyor. Ama Naruto da Konoha'nın zarar görmesini engellemek için adamların kendisini kaçırmalarına göz yumuyor.. Bunun üzerine Boruto, yaptıklarından ve güçsüzlüğünden iğrenerek kolundaki aparattan kurtuluyor ve Sasuke ile yüzleşmek durumunda kalıyor. Sasuke çok komik bir şekilde, "Kardeşini ağlattın, anneni üzdün. Babanı utandırdın. Aha tam Naruto'nun küçüklük versiyonu gibi bok gibi bir durumdasın. Şimdi napcan?" diye soruyor. Ya gülmemek elde değil. Yemin ederim Sasuke çok tatlı bir adam olmuş. Alnından öpesim geldi. Yaşadığı şeyleri düşündükçe bu noktaya gelip, küçük bir çocuğu doğru yola sokmak için psikolojik işkence çektirmek yerine, onun anlayacağı dilden konuşabilmek de marifet ister. Boruto da kalkıp babasını geri getirmek için Sasuke'ye katılıyor.


Şimdi burada, Sasuke, minicik bir veledi tutup öyle bir ortama nasıl götürür diye soruyorsunuz. Çok da haklısınız. Boruto'nun öğrendiği rasengan, Boruto'nun aslında ne büyük bir potansiyele sahip olduğunun göstergesi. Çünkü yıllar sürecek olan bir rasengan olgunlaştırma sürecini çocuk 3 güne indiriyor. Bilye kadar rasengan yapıyor dahi olsa, o bilye kadar rasengan, Naruto'nun en başta yarattığı rasenganın bir üst modeli. Rasegan havada giderken kayboluyor ve izi takip edilemez hale gelerek rakiplerine aynı etkiyle zarar verebilir hale geliyor. Müthiş bir şey. Sasuke zaten bunu anladığından dolayı çocuğun bu gücünü kullanabilmek adına Boruto'yu alıp getiriyor. Orada Naruto ve Sasuke varken Boruto'ya da bir şey olmaz yani.

Nitekim oradaki düşmanla olan savaşmalarında Boruto, ninja olmanın ne demek olduğunu öğreniyor. Babasına saygı duyması gerektiğini fark ediyor. Kendisine güvenmesi gerektiğini anlıyor.


Şimdi bu savaş sahnesinde bir duralım. Bana göre çok güzel çizilmiş. Uzun zamandır Naruto aksiyonu izlememiş bünyelere ilaç gibi gelmiş. Kesinlikle eleştirebileceğim bir şey göremiyorum. Sasuke ve Naruto'nun birlikte uyum içinde savaşmaları, Naruto'nun Sasuke'nin zarar gördüğünü zannettikten sonra acı ve öfkeyle bağırması ama Sasuke'nin ben iyiyim şeklinde bakışıyla kendisine gelmesi vs. Kısacası aralarındaki bağın gücü, sevginin, o kardeşlik duygusunun gücü, gerçekten hissettirilmiş. Mükemmel ikiliyi görmüş olduk. Harika. 


Ama anime ile manga arasında silinen bir sahne var. Her şey bittikten sonra mangada zaman bir an için duruyor ve Momoshiki'nin ruhu beliriyor. Boruto'ya yaklaşıyor ve Byakugan kanının Boruto'nun damarlarında aktığını; kendisinin Byakugan'ın gücünü elde etmesine rağmen geleceğini tahmin edemediğini ama Boruto'nun geleceğini çok iyi gördüğünü söylüyor. Boruto'ya dikkat etmesini, birgün sahip olduğu o mavi gözlerin ondan her şeyi alacağını söyleyip Boruto'nun eline bir mühür yaparak kayboluyor ve duran zaman tekrardan olağan akışına giriyor. Sonra mangada Gaara ile oğlunun muhabbetleri vardı. Bunları da silip atmışlar. Bunları niye es geçmişler orasını bilemiyorum. Bu sebepten imkanınız varsa, manga okumayı seviyorsanız direkt olarak mangayı okuyabilirsiniz. Şu an yanlış bilmiyorsam 12 bölüm falan yayınlanmış vaziyette. Boruto'nun hikayesi de süreceğe benziyor. Naruto ve Sasuke'nin hikayesi de Boruto'da devam edecek gibi duruyor. Hikaye henüz bitmedi.

Okuduğumuz için teşekkür ederim. Bir sonraki yazımda görüşünceye dek sevgiyle kalın.

Beni takip edebileceğiniz sosyal hesaplar için:
Instagram
Twitter
Facebook

14 Nisan 2017 Cuma

Sword Art Online Anime İncelemesi

Bugünkü konum Sword Art Online serisi. 

Öncelikle belirtmem lazım ki, Sword Art Online, MMORPG severler için gerçekten kaçırılmaması gereken bir anime serisi. Manga yerine, Light Novel dedikleri bir türün oluşumu. Peki Light Novel dediğimiz şey nedir? İçinde 3-5 sayfada bir resim falan olan, bize kalsa resim olduğu için içinde, çocuk kitabı olarak tabir edebileceğimiz bir kitap. Ama Sword Art Online'yi konu itibariyle çocuk hikayesi olarak algılamak gerçekten güç. Keza içinde bir çocuğun algılamasının tam olarak mümkün olmayacağı konu yatıyor. Özetle adamlar romanlarına bile mangavari resimler koymayı seviyorlarsa biz kimiz ki bunu yargılayalım? Bana kalsa bizim fantastik romanlarımız çıksa, ben de üç beş resim isterdim yani.

Neyse, hikayeye geçelim.

Hikayemiz, 2023 yılında geçiyor. Günümüzden 6 sene sonrasını kapsayan bu süreç içerisinde, yeni yeni hayatımıza giren VR teknolojisi oldukça gelişmiş ve artık insanlar için yabancı bir teknoloji olmaktan çıkmıştır. VR makinesi gibi kafaya geçirilen bir kask sayesinde içine girebileceğiniz sanal bir dünyada mmorpg konseptindeki oyunu oynamanızı sağlayan Sword Art Online adı verilen oyun, o döneme damgasını vurmuştur. Yaklaşık 1000 kişilik bir beta sisteminden sonra 10000 kişinin hızla edindiği oyuna ilk gün girenler, oyundan çıkmak istedikleri zaman Logout olamadıklarını anlarlar ve oyunun GM dediğimiz, game master, yani oyun yöneticisi, aynı zamanda oyunun da programını yapan kişi ortaya çıkar ve bu oyunun tahmin edebileceklerinden çok daha farklı bir oyun olacağını, oyunu bitirmeleri için oyunda varolan tüm boss'ları yenmeleri gerektiğini, eğer bu dünyada ölürlerse, gerçek hayatta da öleceklerini belirtir. İşte tam bu sırada bizim baş karakterimiz, kendisine Kirito kullanıcı adını edinmiş bir şekilde etrafta oynayan beta oyuncumuz, anında olaya hakimiyet kazanır ve level atlaması gerektiğine karar vererek hızla yola koyulur.

Hikaye, Kirito'nun gelişme sürecinden ziyade, geliştikten sonra ne yaptıklarına odaklı bir şekilde ilerler. Keza ilk birkaç bölüm, Kirito'nun etrafta dolanıp güçsüzlere yardımcı olmaya çalıştığı, yaptığı hatalardan dolayı yaşadığı pişmanlıkları ve kaybettiği, ölen arkadaşlarının yasını tutmasıyla devam eder. 

2 sene boyunca oyunun içinde kalmış olan kullanıcılar, artık kolonileşmişlerdir ve olaylara hakim olmaya çalışmaktadırlar. Guild sistemleri bu oyunun içinde de varlığını devam ettirmekle birlikte, her guildin amacı bossları yok edip, oyunu bitirmenin bir yolunu bulmaktır. Ama aynı zamanda insanlar, kendi bencil doğalarının kurbanı olmaya devam etmekte ve bilgi paylaşımı konusunda kısıtlı davranmaktadırlar. 

İşte Kirito böyle bir ortamda, ileri düzeyde bir oyuncu olarak hem kendi bildiğinden şaşmamayı, hem de takım olduğu insanların hayatlarını sonuna kadar korumaya çalışacaktır.

Yani bariz bir şekilde kahraman rolüne bürünmüş 16 yaşında bir çocuktan söz ediyoruz. Yaptıkları her şey gerçek hayatta da yaşamlarını etkilediğinden hızlı olgunlaşmak zorunda kalmıştır ve oyunu da çok iyi oynadığından ün salmıştır. 


Bu esnada Asuna adındaki bir oyuncu kızla arasındaki iletişimi de gün geçtikçe ilerletmeye başlamasından dolayı, o yaşamın içinde sıkışmışken, birbirlerine aşık olurlar ve savaşmaktan vaz geçerler. Birlikte uzaklaşıp, oyundaki evlilik sisteminden yararlanıp evlenirler. Burada Immortal Item adı verilen bir yapay zeka programıyla karşılaşırlar. Ne yazık ki programın kafası karışmıştır ve amacının ne olduğunu hatırlayamamaktadır. İkili, küçük bir kız görünümde olan bu yapay zeka programına karşı sempati beslerler ve kendilerine anne ve baba diye seslenmesine karşı gelmezler. Daha sonra Asuna ve Kirito, bu dünyada daha fazla kalmamaları gerektiğini, burada 2 sene geçtiği gibi gerçek hayatta da 2 senenin geçtiğini, her geçen gün vücutlarının zayıflaştığı ve ölmelerin artacağını fark ederek, oyundan çıkma kararlarına geri dönerler. 

Çok güçlü bir boss ile savaşırken, Kirito, Asuna'nın iyiliği için girdiği, Asuna'nın da içinde olduğu guild'in başkanının da Immortal Item olduğunu fark eder ve parçaları birleştirince bu adamın, hepsini bu oyuna hapseden GM olduğunu anlar. İkili savaşır ve Kirito, bir şekilde, adamı öldürmeyi başarır ama kendi canından da olur.

Ölmek yerine, arafta sıkışır ve GM ile konuşur. GM herkesi uyandırmaya başladığını, bu sanal dünyanın da yıkıldığını anlatır. Kirito, gerçek dünyada gözlerini açar ama Asuna bir türlü gözlerini açamamıştır. 

İlerleyen zamanlarda Sword Art Online'nin sahibi olan şirket, bu fiyasko hapsedilme durumundan dolayı batar ve server'lar ile birlikte oyunun tüm hakları Asuna'nın babasının CEO olduğu şirkete geçer. Şirketin içinde bir grup, SAO'da hapsolmuş ve henüz uyanamamış olan yaklaşık 300 kişinin beyinlerini server'ın bir köşesinde saklayıp onlardan edindikleri bilgileri Amerika'daki başka ahlak kurallarına uymayan şirkete satmayı amaçlıyordur. Bu esnada bir başka oyunun içinden Kirito'ya bir mesaj gelir. Asuna'ya çok benzeyen bir kızın düşük çözünürlükteki fotoğrafı, Asuna'nın zihnin SOA'dan arta kalanlarla yapılmış olan yeni bir oyunun içinde hapsolduğunun kanıtıdır. Kirito, hiç beklemeden oyuna dalar. Asuna'yı kurtarmayı başarır ve Sword Art Online Asuna'nın uyanmasıyla son bulur. 
  • Peki kötü yönleri nedir?
İlk bölüm oldukça çarpıcı başlamışken bir anda Kirito'nun en güçlü olduğu döneme geçip, milleti kurtarması ve zorlama bir kahraman yapma çabaları oldukça sıkıntılı. Çok rahat 100, belki de 150 bölüm çıkarabilecekleri bu hikayeyi 20 küsur bölüme sıkıştırıp, hiçbir şeyi tam olarak anlatamadıkları gibi, karakterlerin olgunlaşma süreçlerine de yeterli vakti ayıramamışlar. 

Asuna ve Kirito arasında yeşeren aşk hikayesi güzel olmasına karşın (çünkü bu tarz macera içerikli hikayelerde aşk konseptini genelde hiç görmeyiz. Erkeklere yönelik animeler olarak geçer bunlar ve romantizm öğeleri barındırmamak için oldukça çabalarlar) çok hızlı bir şekilde ilerlemesi, karakterlerin yaşlarının 16 17 gibi çok küçük bir aralıkta olması bana göre hikayenin bağlanma sürecini kötü etkilemiş.

Bununla birlikte, Kirito'nun meğersem evlatlık oluşundan mütevellit, kız kardeşi olarak karşımıza çıkan Sugu, oyun içinde Leaf-chan olarak duyacağımız kızcağızın, her ne hikmetse ensestvari hislerle kavrulmasını da kendime yediremiyorum. onii-san diye dolanıyorsun, abi deyip duruyorsun, adama nasıl aşk gibi bir duygu besliyorsun? Belki de kafasının karışıklığını vurgulamak istemiş olabilirler, ama ensest hislere gönderme yapmaları hoş bir ayrıntı değildi benim gözümde. Her şey illaki kan bağı değildir. Bazı bağlılıklar, kafada bitiyor. 

Bir dönem, hikayenin gelişme sürecinde, konudan çok sapıp Asuna ve Kirito'nun aşkına çok fazla girmiş olmaları da yer yer kötü bulduğum bir durum. Ama bu konuya daha çok nötr kaldım diyebilirim.

SOA'dan çıktıktan sonraki süreçteki tempo çok düşük. Anime ilk yakaladığı tempoyu koruyamamış ne yazık ki. Ama sezonun ikinci yarısına kötü demek için yeterli bir kıstas değil bu.
  • Peki iyi yönleri nedir?
Ah işte burada duralım. Bu animeye kötü diyenlere saygı duymakla birlikte yerden yere vuran kesime de şiddetle karşı çıkıyorum. Bir kere çıkış noktası oldukça başarı animenin. İmkansız olmayan bir gelecekteki konuyu ele almış. Hepimiz o dönemin geleceğini biliyoruz. VR teknolojisinin gelişmiş halini bize yansıtmış olması ve her mmorpg oyuncusunun aslında kalbinin bir köşesinde o dünyada gerçekten var olabilme isteğini yerine getirmiş olmaları oldukça başarılı bir konseptti.

Karakteri çocuksu bırakmak yerine yetişkin gibi göstermeleri, hayatın bir şekilde devam etmiş olduğunu ve insanların duygusal yapılanmalarının da buna göre gelişeceği, insan beyninin her türlü sosyal ortama adapte olabileceğini göstermeleri çok güzel bir detay olmuş.

Aşk konseptini çok geride bırakmamış olmaları çok hoş bir şey olmuş. Ama hikayede önüne gelen herkesin Kirito'dan etkilenmesi, oldukça komik durmuş.

Kadınların güçsüz resmedilmedikleri oldukça güzel olmuş. Asuna karakteri de en az Kirito kadar güçlü ve en az onun kadar iş yapıyor animede. Bu durum benim tatlı feminist duygularıma su serpmiş oldu. Hatta hikayede Kirito'nun etrafında çoğunlukla kadın karakterler var. Kardeşi Leafa-chan da en az Asuna kadar güçlü bir karakter çiziyordu.

Kirito'nun sadece oyunda değil, oyunda yaşadıklarından dolayı gerçek dünyadaki karakterinin de değişmiş olması, oyunda öğrendiği dövüş tekniklerini vücudunun hatırlıyor olması, o cesareti kaybetmemiş olması çok güzel bir detay. Kısaca, oyunda yaşanılan her şeyi gerçekten yaşanmış olarak görmesi ve oyundaki kararlarının hepsinin etik çerçeveden bakıldığında tercih edilesi kararlar olması benim hoşuma gitti. Oyun da olsa, öldürdüğün zaman birisini öldürmüş olursun konseptinden çıkmasa bile, konu sevdikleri olduğunda katil olayı göze alacak kadar keskin bir karar verebilmesi, her şeyden öte, Asuna'nın varlığına olan amansız ihtiyacı ve yalnızlığını göstermeleri güzel bir detay. Animeye duygusallık katmışlar kısaca. Bu çok tatlı bir şey. 
  • Peki izlemeli miyiz?
Tabii ki izlemelisiniz. Hele hele oyun kültürüne aşinaysanız, çok daha eğlenebileceğiniz bir anime. Ama dediğim gibi "Bu ne ya önüne geçen Kirito'ya vuruluyor. Bu velet de kendini kahraman sanıyor. Bazı yerleri çok zorlamışlar." şeklinde yorumda da bulunabilirsiniz. Kimse sesi suçlamaz yani. Çünkü öyle. Zorlamalar var.

Okuduğunuz için teşekkür ederim. Bir sonraki yazımda görüşünceye dek, sevgiyle kalın :)

Beni takip edebileceğiniz hesaplar:
Instagram
Twitter
Facebook

9 Nisan 2017 Pazar

The Last: Naruto The Movie İncelemesi

Sonunda Naruto Shippuuden'in final bölümü de yayınlandı. Mangasını okuyanlar çok eskiden seriyi kapatmış olabilirler, ama animesiyle geçinen bir grup var ve Naruto'nun resmi açıdan bitmesini görmek duygulu bir süreç biliyorum. En azından benim için. Keza Pain'e kadar olan süreci anime olarak baktığımızda, filler'lar da dahil 2 kere bitirmiş bir arkadaşınız olarak sizinle konuşmaktayım. Ben bu hikayeyle duygusal bağlar kurdum, açılın. (SPOYLIR SPOYLIR...)



Peki tamam, Naruto bitti. Hatta Naruto ile Hinata da evlendi. Ne mutlu onlara. Bu film, Naruto'nun son filmi olarak bize de bu aşkı genel olarak anlattı. Hadi biraz irdeleyelim.

Japon kültürü de ataerkil bir kültür. Yani Shounen kültüründe  "erkeklere" yönelik macera/aksiyon tadında hikayeler anlatılıyor. Sanki kadınlar macera/aksiyon sevemezmiş gibi. Tüm dünya bas bas bağırdı bu Sakura nedir böyle diye. Sakura değildi problem, Sakura profilinin resmedilmesiydi. Naruto ve Sasuke'nin arkasında kalmasıydı bizi sinirlendiren. Team 7 için büyük umutlar besleniyordu ve Sakura hep bu umutlara limon suyu sıkıyordu. Arkadaşım, soruyorum. Neden? Neden kadınlar Naruto'da ve hatta Bleach'te bu kadar ezik yaratılıyor ben anlamıyorum. Hayır bir kadın olduğum için mi bu kadar takıyorum yoksa gerçekten adamlar bile isteye bunu böyle mi yapmışlar, anlam vermek çok güç.(Baş karakterdeki kızlardan söz ediyorum. Yan karakterlerde güçlü ablalar da çıkmıyor değil şimdi o kadar da haksızlık etmeyelim.) Naruto serisindeki en güçlü kadın karakterlerinden Tsunade bile Orochimaru ve Jiraya'nın yanında meeh, o da bir işe yaramaz kalıyor. Hayır ben kadınlar erkekleri ezsin geçsin de demiyorum ki... En azından kadın karakterler de erkekler kadar güçlü olabilmeliydi. Kültür meselesi midir nedir anlamıyorum. Çok ataerkil takılıyorlar ve benim dünya görüşüme göre oldukça sıkıntılı bir görüntü bu.


Abarttın diyenler için, hikayenin temelinde yaşananları biraz inceleyelim:

Filmin asıl konusu şu: Kaguya'dan sonra sular durulmuştur. Sasuke ve Naruto aralarındaki husumeti tatlıya bağlamışlardır. Bir barış havası sürüyordur. Öyle ki Naruto akademiye gidip küçük çocuklara taktikler gösteriyordur, Sasuke uzaklardadır, iç dünyasındaki barışı arıyordur. Kızlar Naruto'da deli gibi aşıktı. Naruto tam bi' fenomen haline gelmiştir ama geçtiği yollar bu durumdan dolayı şımarmasına engel olmuştur falan, tam Amerikan Rüyası ya yok böyle bir şey.

Sonra bir gün, kagelerin hepsi acil bir şekilde toplanırlar ve dünyanın başında bir tehdit olduğunu konuşurlar. Öyle ki aya bir şeyler oluyordur ve parçalanmaya başlamıştır. Böyle devam ederse, dünyanın sonu çok yakındır.

İşte tam bu esnada sivil hayatta Rinne Festivali dedikleri bir festival sürmektedir ve bu işte insanlar sevdiklerine hediye vermektedir. Yılbaşı gibi. Filmde, Hinata'yı zaten sadece atkı örerek görüyoruz. Sen koskoca Hinata, işi gücü bırakmışsın atkı örüp duruyorsun Naruto için. İşte ne kadar uzun sürerse, o da aşkını işlermiş. Bu da Naruto'ya duygularını daha net anlatmasını sağlarmış. Güzel bir düşünce. İnce bir görüş. Saygı duyulası. Bir an benim bile gidip atkı öresim gelmedi değil, doğrudur. Ama Hinata'nın tek yapabildiği şey bu mu?

Hinata, sonunda atkıyı örer ve Naruto'ya vermek için şehre iner, ama Naruto'nun hayranları çok fazladır ve kızlar etrafında cirit atıyordur. Herkes ona hediyeler vermektedir. Sakura da canım Hinata'yı yüreklendirmektedir. Çünkü O da Sasuke'yi sevmektedir ve Hinata'nın Naruto ile mutlu olmasını, sevenlerin kavuşmasını derinden arzu etmektedir. Peki güzel. Hinata, Naruto'nun bizim her zamanki ramencide gelene geçene ramen ısmarladığı ve birkaç nesil güçük kızcağızların hayranlıkla Naruto Sensei diye etrafında dolanmasını görünce ve Naruto da hafif öküz olunca, kıskanır. Basar gider. Neyse sonra düşüncelerini toparlar ve Naruto'nun evinin önüne gelir. Amaç Naruto'ya atkıyı vermektir. Naruto gelir, ayaküstü konuşmaya başlarlar. Naruto'nun boynuna dolanmış olan yeşilli sarılı atkıyı görür. "Çok güzelmiş." falan der. Naruto da "Evet çok değerlidir." deyince, Hinata zanneder ki Naruto bir kıza aşıktır ve atkı kız tarafından verişmiştir. Naruto ise o sırada çoktan Hinata'yı eve davet etmiştir. "Ramen var gelsene :)" Yani aslında Naruto kızdan hoşlanıyordur ama henüz bunun tam olarak farkında değildir.


Hinata yok aç değilim der basar gider. Salıncağın birine oturup ağlamaya başlar. "Naruto için seviniyorum ama işte ühüühühüüh geç kaldım." diye ağlamaya başlar. O sırada Toneri, Hamura'nın mırasçısı olduğunu iddia eden ve ayın parçalanmasından sorumlu olan kişi, ortaya çıkar. "Niye ağlıyorsun ağlama. Bana o atkıyı örseydin ben seve seve takardım." şeklinde konuşarak Hinata'ya yaklaşır. Daha sonra Hinata'ya onun için geldiğini söyler, alnına bir şaplak atar, kızı etkisiz hale getirir ve kaçırmaya kalkar. Bizim gariban Naruto da bu durumu görür, Hinata'yı kurtarmak için Toneri'yle çatışır, Toneri çatışmadan çekinerek Hinata'yı bırakır ama dünyanın sonunun geldiğini, Hinata için tekrar geleceğini söyler. Bu sırada Hinata'nın kız kardeşi, Toneri'nin kuklaları tarafından çoktan yakalanmış ve kaçırılmıştır.


Kakashi,  Shikamaru, Sasuka, Naruto, Sai ve Hinata'yı görevlendirerek Hanabi'nin peşinden gitmelerini söyler. Diğer üçünün aksine Hinata bu göreve gönüllü olmuştur. Kakashi özellikle Naruto'ya Hinata'yı korumasını söyler. Sanki Hinata'nın korunmaya ihtiyacı varmış gibi diyeceğim ama Allah kahretmesin gerçekten kızın bir bok yapabildiğini göremedik. O yüzden evet korunmaya ihtiyacı var yani ne diyeyim şimdi?


Hanabi'yi araştırırlarken Naruto ile Hinata birlikte vakit geçirmeye başlarlar. Böyle aralarında tatlı atışmalar, güzel muhabbetler, yakınlaşmalar olur. Naruto, cool görüneyim derken rezil falan olur. Hinata güler, özetle hepimizin üç aşağı beş yukarı bildiği o arkadaşlıktan yüksek ama sevgililikten düşük mertebe içinde sıkışıp kalmışlardır.


İşler ilerler, Naruto, Hinata'ya onu sevdiğini söyler. Hinata, kardeşini ve dünyayı Toneri'den kurtarmak için Naruto'yla birleşmez de Toneri ile gider. Grup en sonunda Toneri'yi bulur. Savaşırlar. Elbette ki Naruto Toneri'yi yener, esas kızı kapar, dünyayı kurtarır. Mutlu son.

  • Peki kötü yönler neydi?
Nereden başlasam bilmiyorum. Kadın karakterlerin güçsüzlüklerini anlatmakla yetinemiyorum. Mesela bir sahnede, Toneri, Hinata'yı fiziksel olarak kontrol ediyordu. Öyle bir çizmişler ki Hinata sanki yumruk atmayı beceremiyor böyle acayip şeyler. Ya sen Hinata'sın. Sen Byakugan kullanmanın kitabını falan yazmış olmalısın. Sen neden böylesin?
Sakura yine idare ederdi, ama onun üzerinde de çok durmamışlar. 
Zaten çok büyük bir savaş olmasını beklemiyorduk ama herkes atıl kalmıştı. Konu tamamen Naruto'nun aşk hayatını anlatmak üzerine kurulmuş gibiydi.
Sasuke'nin sadece birkaç saniyelik görülmesini saymıyorum bile. Daha uzun bir zaman vermedikleri gibi, fragmanlarda niye bu kadar çılgınlar gibi gösterdiniz o zaman bu çocuğu? Sasuke lan bu, adam olun.
Ya zaten Naruto filmlerinin hiçbiri güzel yapılamıyor bence. Bu da olmamış bana göre. Çok da uzatmaya gerek yok. Karakterler, olduklarından daha güçsüz betimlenmiş.



  • Güzel yönleri neydi?
Ben şahsen Naruto'nun Sakura'dan vazgeçip Hinata'yı sevmesini her zaman istemiştim. Shippuuden'den önce daha Naruto dolanırken etrafta bunu arzu ediyordum. Hinata'yı sevmiş olması güzel bir şey. Naruto'nun  ve savaştan sonra köyün halini görmek güzeldi.
Kurama'nın sahneleri güzeldi. Kurama'yı ne zaman görsem o sahneyi zaten seviyorum.

  • İzleyelim mi?
Gerek yok. Shippuuden'in 500. bölümünü de izleseniz olur :) Ama Naruto filmlerinden haz alıyorsanız izleyin tabii. Neden olmasın? Vakit geçirmelik işte. Ama tüm film boyunca Hinata'nın atkı örmesini falan izliyor olacaksınız. Bu kadar güçsüz betimlenmesi rahatsız edecektir diye düşünüyorum. Ya sen Pain'in karşısına çıkmış kızsın. Bu ne ya? Kızı ne hale sokmuşlar. Ev kızı olmuş çıkmış Allah kahretmesin sizi. 

Okuduğunuz için teşekkür ederim. Bir sonraki yazımda görüşmek üzere sevgiyle kalın :)

Beni takip edebileceğiniz sosyal mecralar için:

3 Nisan 2017 Pazartesi

Psycho-Pass Anime İncelemesi

Bir distopya, bir cyber-punk bir polisiye. Karşınızda Psycho Pass.


Merhaba arkadaşlar, biraz eski ama güzel bir klasik olan Psycho Pass incelemesinin bu şirin blogta yer alması gerektiğini hissediyorum. Filmlerden animelere pek fırsat olmuyor olsa da, hazır cyber-punk kafası başlamışken (Ghost In The Shell'den söz ediyorum. Bu yazı yazılırken vizyonda kendileri) Psycho Pass'i incelemeden işin içinden çıkmamız, ayıp olur. 

  • Peki, Psycho Pass nedir?


Polisiye bir hikaye olan Psycho Pass, distopik gelecekte geçiyor. İnsanların biyonik robotlarla, hologramlarla ve yapay zeka programlarıyla daha haşır neşir olduğu bir dünyada, herkesin kaderini Sybil denilen bir yapay zeka programı yönetiyor ve evet, insanlar buna gönüllü. İşte bu ortamda dedektifliğe yeni atanmış olan Akane adlı şirin kızımızın o birkaç aylık süreçte yaşadığı bir macerayı konu alıyor.

  • Sistem nasıl işliyor?

Sybil, Psycho Pass denilen bir sistemle herkesin ne kadar kafadan kontak olduğunu, ne kadar suça eğilimi yüksek olduğunu hesaplıyor ve herkesi derecelendiriyor. Bazı insanların anlık olarak kafaları attığında, bu insanları rehabilite merkezlerine gönderiyor ve toparlanmalarına fırsat veriyor. Toplumda psikolojik rahatsızlığa tahammül yok. Yani herkes örnek vatandaş olmak zorunda. Sybil de bunu kontrol ediyor. 


Hikayemiz, karanlık bir akşamda başlıyor. Akane, garibanım, okulunu birincilikle bitirmiş, sınavdan tam puan almış bir yeni etme olarak sistemin onu atadığı müfettişlik (dedektiflik) işine başlıyor. Burada öğreniyor ki, dedektiflere yardımcı olan İnfazcı denilen suç oranları yüksek olan ama kafalarını suçlulular kullanarak onları yakalamaya yardımcı olan bir gruptan yardım alıyorlar. Bizim kızcağız Bölüm 1'e atanıyor ve burada kendisi gibi dedektif olan Ginoza Nabuchika ile birlikte 4 İnfazcı'dan sorumlu olduğunu öğreniyor. Kogami Shinya, Kanuzika Yayoi, Kagari Suusei, Masaoka Tomomi. Ginoza daha ilk geldiği gün Akane'ye İnfazcıların birer av köpeği olduğunu ve onlarla arasındaki ilişkiye keskin bir sınır çizmesi gerektiğini söylüyor ama Akane böyle bir insan değil. Karakter olarak adalet duygusuyla ve insanların ikinci bir şansı her zaman hakettiğine dair bir inançla hareket ediyor.

Bölümler ilerlerken (22 bölüm bir şey zaten) Akane ile Kogami arasındaki iletişim de diğer İnfazcıların yanısıra daha hızlı gelişiyor. En azından ben öyle hissettim ne yalan söyleyeyim. Ginoza da bu durumdan hazetmediğinden esas oğlan Kogami'nin hikayesini Akane ile paylaşır. 


Bundan yaklaşık 3 sene evvel Kogami çok başarılı ve keskin zekalı bir müfettiştir. O süreçte ortaya çıkan bir seri katil vakasıyla birlikte, çok iyi anlaştığı İnfazcılardan birisinin öldürüldüğünü görür. Kogami de bu seri katile kafayı takar ve bu takıntı hal suç katsayısını ve psycho pass'ini arttırır. Bu durumda Kogami için 2 seçenek vardır. Ya terapiye gidecektir, ya da İnfazcı statüsüne indirilecektir. Kogami, terapiye gitmeyi reddeder ve İnfazcı statüsüne düşürülerek dedektiflik hayatına bir av köpeği olarak devam eder. 


3 sene sonra, bir dizi olaydan sonra kahramanlarımız inceledikleri bir olayda 3 sene önceki cinayete benzer bir cinayetle karşılaşırlar. Aynı tipte işlenen cinayetler, eski tip bir eğitim veren kız okulundan öğrencilerilerin başına gelmektedir. Kogami hariç herkes 3 sene önceki katille aynı katil olduğunu düşünürler, ama Kogami cinayetler arasındaki farkı anlamıştır. 3 sene evvelki cinayetlerde hiçbir zaman aynı tip mekan kullanılmazken, yeni nesil cinayetlerin sergisi de üst üste olmak üzere bir parkta gerçekleşmiştir. Bu durumdan şüphelenen Kogami, gruba bunun aynı katil olmadığını, bir taklitçi veya o seri katilin mirasçısı gibi birisinin yaptığını söyler. Araştırmalar sonucunda anlaşılır ki, eski bir ressamın kızı tarafından işlenen cinayetlerin arkasında, akıl ustası olarak 3 sene önceki cinayetleri de işleyen Makishima Sougo vardır ve nasıl Kogami, Makishima'yı bulduysa, Makishima'nın da Kogami ilgisini çekmiştir. Kogami'yi takıntı haline getirmeye başlayan Makishima, Akane'nin yanın arkadaşını kaçırarak ikiliye arkadaşın ağzından ıssız bir bölgeye gelmesi için mesaj atar. Kogami, Akane'yi tehlikeye atmamak adına kendisi araştırmak için binaya girer ve ikisinin arasındaki iletişim bağı kopar. Makishima, Akane'nin arkadaşını da kurban ederek Kogami'yi bir teste tabi tutuyordur. Kogami de bunun bilincindedir. Kısa zaman içinde Bölüm 1 olarak tüm ekip olay yerine Kogami'yi kurtarmak için gelir ve Akane de Kogami'nin peşinden aşağıya iner. Gel zaman git zaman, Kogami yaralı olarak bulunur ve Akane arkadaşını kurtarmak için Kogami'nin söylediği yöne doğru koşmaya başlar. Makishima'yı köşeye sıkıştırdığında elindeki Yargıç'ı adamı öldürmek veya etkisiz hale getirmek için uzatır ama o da ne? Adamın suç katsayısı, psycho pass gibi değerleri çok düşüktür. Silah da bu değerlere ait bir insana ateş edilemeyeceğini belirlerek kilitlenir. Makishima, elindeki tüfeği Akane'ye vererek ona bir seçenek sunar. Ya Makishima'yı vurup arkadaşını kurtaracaktır, ama bunu kendi özgür iradesiyle, bir Yargıç'ın yargısının arkasına sığınmadan yapacaktır, ya da hemen oracıkta arkadaşını öldürecektir. Akane, bir türlü tetiği çekemez ve arkadaşı gözü önünde Makishima tarafından boğazı kesilerek öldürülür. 


Bu olayın sonunda bir şekilde Makishima'nın robot resmini çıkarırlar adamın peşine düşerler. Ama o da ne? Makishima keskin zekalı bir seri katil olmanın çok ötesindedir. O aynı zamanda sistemi yok etmeye kalkan bir anarşisttir ve esas amacı da Sybil'i yok etmektir. (yani etmekmiş. Ne alakaysa artık? Dahiyane bir anime yaratalım, hikayeyle çılgınlar gibi insanları şah mat edelim derken biraz abartıya kaçtılar bence de... buna sonra değineceğim.)

Makishima, kahramanlarımız onu ararken armut toplamaz. Bir şekilde takıldığı zaman yanındaki adamın psycho pass ölçülerini kopyalamayı başaran bir kask yaratmayı başararak belli başlı suça yönelimi olan insanlara bu kaskı vermeye başlar. Bu sayede şehirde bir kaos yaratır ve kaskı takan insanlar dışarıda durduk yere sadece yapabileceklerini test edebilmek adına insanları öldürmeye, mağazaları soymaya ve kaos çıkarmaya başlarlar. Masum insanlar da bu korkuyla yaşayamazlar (sen her gün ülkende bir şekilde bomba patlasın ondan sonra kaos nedir öğren diyesim gelmedi değil hani) ve bu kasklı insanlara gördükleri yerde saldırmaya başlarlar. Böyle bir iç savaş ortamında (beş dakikada iç savaşa sürüklenebilecek kadar kafasız bir toplumsan elbette bir yapay zeka tarafından yönetilirsin bu da ayrı bir şey) kahramanlarımız Makishima'nın izini bulur. Refah Bakanlığı adı verilen bir Bakanlığın binasına gitmiştir. Bir şeyler peşindedir. Kogami, adamı öldürme takıntısıyla birlikte Akane ve Kagari ile birlikte binaya gider. Kagane, aşağı katları kontrol ederken Akane ve Kogami, Makishima'nın peşinden giderler. 


Kagane, burada Makishima'nın ortağı olan hacker'ı haklamaya çalışır ve öğrenilir ki bu bina, Sybil denilen yapay zeka programının ana üssüdür ve buradaki herhangi bir sıkıntı, Sybil'in çalışmasını durdurabilir. Kagane, Sybil'den nefret ettiğini, hala fırsatı varken Sybil'i öldürmesini istediğini, ama onu bulduğunda hiç beklemeden onu öldüreceğini belirtir, hacker'a. Nitekim adamı bulur. Hacker, Sybil'in merkez üssünün kilidini kırmayı başarmıştır ve oldukça korkunç bir manzarayı açığa çıkarmıştır. Sybil denilen yapay zekanın arkasında gerçek beyinler bulunmaktadır. Kagane ve hacker bu gerçekle yüzleşirken dışarıdan biri tarafından öldürülür.

Kogami ve Akane ise Makishima'nın peşinden gitmişlerdir ve arbede sonunda Makishima'yı etkisiz hale getirmeyi başarmışlardır. Makishima hemen tutuklanır ve yaraları tedavi edilmesi amacıyla hastaneye kaldırılır. Burada, Kagane ve hacker'ı öldüren, Şef olarak bilinen kadın ile yüzleşir. Şef, burada tüm gerçeği Makishima'ya anlatır. Yüksek zekalı ve vicdani hislerden arınmış suçluların sistemi daha güçlü hale getirmek adına mutlak güce ulaşmalarına izin veriliyordur. Sybil sistemin ardındaki zekalar da hem bu zalim kafalardan seçiliyordur ve Makishima'ya da aralarına katılmalarını teklif eder. Makishima bu isteği reddeder ve kaçar. Kogami, bu olaydan sonra İnfazcı görevinden kaçar ve bir kaçak olarak Makishima'yı öldürmek için yoluna devam eder. Bu esnada Akane'ye her şey için teşekkür eden bir mektup bırakır. Akane, mektubu okuyarak ağlar.


Sybil ise Akane'yi çağırır ve gerçeği anlatır. Akane, gördüklerinden şaşkın ve iğrenmiş bir şekilde Kogami'nin öldürülmemesi şartıyla yardımcı olacağını söyler. Anlaşma şudur, Kogami'ye karşılık Makishima'yı canlı ele geçirmek. Bunun karşılığında Akane Bölüm 1'in başına geçirtilir. O zaman kadar Bölüm 1'in başında olan ve yoğun stres yüzünden psycho pass'inde yükselme olmaya başlayan Ginoza ise bu durumu içten içe kabul edemez. 

Burada Ginoza'nın hikayesini es geçmek büyük ayıp olur. Gioza, Sybil sisteminin ilk çıktığı zamanlarda Dedektif olan bir babanın oğludur. Bu dedektifin psycho pass'i yüksek çıktığı için İnfazcı konumuna düşürülmüştür ama o zamanlar ailesinde psycho pass'i yüksek olan birisi olduğunda tüm aileye kötü davranıldığından Ginoza da hiç kolay bir çocukluk geçirmez. Bununla birlikte babasına da içten içe öfke duyar. Babası ise Masaoka'dır. Bölüm 1'deki İnfazcılardan biri. Ama bunu herkesten gizlerler. Ginoza, Kogami'nin kaçışında babasının parmağı olduğu düşünerek daha da öfkeli bir hal alır ve bu stres ile öfke, kendi değerlerinin daha fazla artmasına sebep olur. Gruptan ve olaylardan uzaklaşmamak adına terapiyi de reddeder. En azından Makishima yakalana dek. 

Ekip, Kogami'nin bıraktığı izlerle Makishima'nın amacının Japonya'da bir besin kıtlığı çıkarmak olduğunu öğrenir ve bunu durdurmak için peşlerine düşer. Akane'nin önderliğinde Makishima'nın bulunduğu fabrikaya geldiklerine, herkese Kogami'yi görürlerse vurmamalarını söyler. Ona karşı bir kozu olduğunu belirtir ama kimseye tam olarak neler döndüğünü söylemez. Kogami bu sırada Makishima'nın peşinden o fabrikaya gelmiştir. Ginoza ve Masaoka bir yere giderken Akane ve Yayoi başka bir tarafa gider. Ne yazık ki Makishima Ginoza ve Masaoka'nın karşısına çıkarak onları tuzağa düşürür. Çarpışmanın ardından Masaoka ağır yaralanır ve Ginoza'ya gözlerinin, onun yaşındayken baktığı gibi baktığını söyler ve vefat eder. Zaten bu noktadan sonra Ginoza'nın değerler tavan yapar. 


Kogami ise Makishima'nın peşine düşer ve ikili çetin bir kavgaya girerler. Makishima bu kavgada, Kogami tarafından ağır şekilde yaralanır ama Kogami, Makishima'yı öldüremeden Akane ortaya çıkar ve Yargıç'ını Kogami'ye tutarak Makishima'yı öldürmesine engel olur. Makishima kaçar ve ikili onun peşine düşer. İşin sonunda Makishima fazla kan kaybettiği için güçsüz düşer ve Kogami onu yakalar. Öldürür. 

2 ay sonra, Sybil Akane'yi yanına çağırır başarısızlığının yanı sıra incelenmek adına mükemmel bir örnek olduğunu söyler. Akane'yi yanlarında tutarak insan davranışları konusunda daha da uzmanlaşma amacı güttüklerinden bahseder. Akane'nin Sybil'e karşı duyduğu öfke ama bu sistemin olması gerekliliğe olan inancı, Sybil'in ilgisini çekmiştir ve bir gün tüm insanlığa kendi varlığını net bir şekilde anlattığında olabilecek olanları atlatabilmek adına Akane üzerinde çalışma yapacaktır. 

Ginoza ise suç katsayısı yükseldiği için İnfazcı konumuna düşer. İkili arabada giderken Kagari'yi anarlar ve öldüğü konusunda hemfikir olurlar. Yeni bir müfettişin geleceğinden bahsederler. Ginoza gözlüklerini çıkarmıştır. Akane, gözlükleri öylesine mi taktığını sorar. Ginoza, eskiden yüzünü ve özellikle gözlerini hiç sevmediği için gözlükle kapatmaya çalıştığını söyler. Ama artık bu durum canını sıkmamaktadır. Buradan babasına da selam çakmış olur.

Akşam, yeni genel müfettişe bu sefer olayları anlatma sırası Akane'dedir. Ginoza'nın yaptığının aksine Akane, yeni genel kıza şöyle söyler: "Birazdan karşılaşacağın kişilerin insan olduklarını unutma. Onlar, olayları çözerken senden çok daha farklı bir yaklaşım kullanacaklardır. Bu durumun seni tedirgin etmesine izin verme. Onlara güven, ama her daim tetikte ol."

ve Psycho Pass, bu şekilde son bulur.

  • Peki bu seriyi güzel yapan şey nedir?
- Müzikler. Sadece açılış parçaları yani introlar değil, aynı zamanda hikaye içindeki saundtrackler de çok başarılı. 
- Alıntılar. Edebi isimlerin söyledikleri ünlü sözler ve hatta incil gibi insanların genelini ilgilendiren yapıtlardan alıntılar yapılması, karakterin derin kültürlü gibi resmedilmeleri ve boş insanlar olmadıklarını hissettirmişler. Çok hoş bir şey. Sıradan bir shounen manga/animesinde baş karakter genelde bir boktan haberi olmayan ama mangal yürekli bir delikanlı gibi resmedilir. Oysa ki burada kötü adamdan iyi adama kadar zaten iyilik ve kötülük çizgileri keskin olmamasının güzelliği içinde, bir de boş beleş insanlar olmadıklarını vurgulamaları, izleyenleri daha ağır bir şeyler izlediklerine inandırıyor. Bu da izleyiciye "Ooo ben gerçekten farklı bir şey izliyorum şu an." hissini veriyor. 
- Daha demin de dediğim gibi: iyi kötü arasındaki ayrımın silik oluşu. Karakterlerin durmadan bazı yargıları sorgulaması. Suç nedir, anarşizm nedir. Kime göre, neye göre suç olur gibi unsurları konuşmalar arasıda irdelemeleri oldukça tatlı bir diyalog katmış. Karakterleri izlerken sıkılmadan ve hatta kendi iç dünyanızda bir şeyleri düşünmeye zorlanırken buluyorsunuz kendinizi.
- Final. Final çok güzeldi. Ölmesi gereken öldü, kaçması gereken kaçtı. Karakteriyle yüzleşmesi gereken yüzleşti. Büyümesi gereken büyüdü. Yani herkes ilerlemiş oldu.
-Realistik çizgiden pek çıkmaması. Yani standart olması gerektiği gibi çizimlerle karşılaması. 
-Kullanılan renk paletinin distopik bir görsellik sunmaya yardımcısı olması. İzlerken, iç karartıcı ve rahatsız edici duygular verebiliyor olması.

  • Peki bu seriyi kötü yapan nedir?
Bana göre Makishima'nın seri katil profilinden çıkıp bir anda Sybil'i yok etmek isteyen bir anarşist, bir isyankar profiline çevrilmesi olmamış. İzeyiciye daha derin bir hikaye sunmaya çalışmışlar ama bana göre abartıya kaçmışlar. Yaşanılanlar kötü mü? Hayır. 2 gün içinde animeyi baştan sonra sıkılmadan izleyip bitirtiyor. Ama Makishima gerçekten bir seri katil olarak kalsaydı, bana göre bu hikaye çok daha albenisi olan bir hikayeye dönerdi.
-Kogami'den bir takıntılı mahluk yaratma çabaları: Sanki adamın tüm yaşam amacı Makishima'yı öldürmek. Hayır. İntikam duygusu üstüne gidilseydi anlardım. Ama altını boş bıraktıkları bir öldürme arzusu vermişler Kogami'ye. Biraz daha doldurmaları gerekirdi. Adam sıradan bir intikam duygusuyla değil, salt öldürme arzusuyla gidiyordu. Ya da en azından bana hissettirdiği şey bu oldu.
- Akane ile Kogami arasındaki belli belirsiz çekim: Hayır aşk desem aşk değil, sevgi desem sevgi değil. Saygı desem, sokaktan geçen adama ben de saygı duyuyorum ama adama mektup yazmam. Veda mektubu? Birkaç aylık bir üstüne? Her şey için teşekkür etmek, onunla birlikte çalıştığı için mutlu olduğundan bahsetmek. En önemlisi, gittiği için açıklama yapma ihtiyacı? Oğlum sen hayırdır? Ben iflah olmaz bir romantiğimdir. Bir kişi bir kişiden hoşlanıyorsa sonuna kadar bunu yaşaması gerektiğini düşünürüm. Ama Kogami ile Akane arasındaki ilişkinin iş arkadaşlığı mı, iş ortamındaki romantizm kıvılcımları mı olduğunu bir türlü anlayamadım. Akane'nin bu eleman kaçtığı zaman neden ağladığını idrak edemedim. Benim iş arkadaşım işi bırakıp gitse arkasından ağlamam mesela. Sizin aranızda ne geçmiş olabilir ki bu kadar böyle bir sahne yarattınız?
- Kagari'nin bok yoluna gitmesi. Ben bu karakteri çok sevmiştim. Beleş bir ölüm oldu. En azından bize gösterdikleri bu. Başka bir zaman geri döner mi dönmez mi ne olur bilmem. Kogami döner belki ama Kagari'yi öldürmeyecektiniz. Yazık ettiniz bu karaktere.
- Bana göre karakterlerin altlarını da pek dolduramamışlar ama çok da fazla içine girmek istemiyorum. Çünkü belki de böyle olması daha güzeldir. Kim bilir?

Okuduğunuz için teşekkür ederim. Bir sonraki yazımda görüşünceye dek sevgiyle kalın :)

Beni takip edebileceğiniz hesaplar için: