30 Kasım 2016 Çarşamba

Bones'un 12. Sezonu geliyor! Zack geri döndü!


3 Ocak 2017'de ekranlara geri dönecek olan Bones, benim yine Supernaturals gibi, uzun, uzun ve çok uzun zamandır izlediğim bir dizi.

12. sezon hayallerimizden önce, önceki sezonlarda neler yaşadığımıza bir bakalım:
10. sezon'daki ağır bir Sweets kaybından sonra karakterlerimiz 11. sezonda oldukça yalpaladılar. Booth ve Bones'u kolay günler beklemiyordu. Her zamanki bir seri katilin cinayetlerini çözmeye başladıklarında ise, sonunda bu acıdan uzaklaşıp dizi her zaman bildiğimiz seyrine devam etti. Biz de Sweets'i arkada bıraktık artık. Ama o da ne? 11. sezon finalinde ömrümüzden ömür gitti. Çünkü Bones, aradıkları seri katil tarafından kaçırılmıştı ve yüzünü gördüğümüz zaman her şey bambaşka bir hal aldı. Çünkü o nefret ettiğimiz kişi, o korktuğumuz kişi, bizim biricik sevgili Zack'imizden başkası değildi.


  • Zack kimdi ya?

Zack Addy, Bones'un kendisinden sonra kabul ettiği en zeki asistanıydı. Zack'in çocuksu yüzü, saf ve masum görünüşü sayesinde hemen kendini sevdiren bir yanı vardı ve sosyal zekasının kıtlığı, Bones'a o kadar yakındı ki ikisi mükemmel bir ortaklık kurmuşlardı. Kısacası Bones daha leb derken, Zack leblebinin esas memleketi hakkında size bir sunum hazılamaya başlıyordu. Ne zaman ki 3. sezon geldi ve Gormogon adı verilen seri katil ortaya çıktı, işler arap saçına döndü. Çünkü bizim masum, saftirik, aşırı zeki oğlumuz Zack, nasıl olduysa bu bataklığa düşmüş ve Gormogon tarafından kandırılılarak, onun çırağı haline getirilmişti. Yine de yaptığı işin yanlışlığının farkında olarak, arkadaşını kurtarmak için kendi hayatını feda etmeye kalktı.

Ellerinden büyük bir yara aldı ve hastaneye kaldırıldı. Zack, bir daha ellerini düzgün kullanamayacaktı. Bizim zeki ekibimiz ise Zack'in olayını çözdü ve yüzleştiler. Zack, her şeyi anlattı, ustasını ele verdi ve anlaşmayı kaptı. Hapishane yerine bir akıl hastanesinde ömrü boyunca tutulacaktı. 

Zack'i daha sonra sadece bir kere, bir cinayeti aydınlatmak için akıl hastanesinden kaçtığında gördük. Geldiği yer, laboratuardı. Lafını söyledi, herkese yardım etti ve akıl hastanesine geri döndü. Her şey yolunda gibiydi ve biz Zack'i unuttuk.


  • Peki 11. sezonda ne olmuştu? Zack neden böyle ortaya çıktı? Bones'u niye kaçırdı?

11. sezonun son bölümünün son sahnesinde, Zack'i oldukça yaş almış, kilolanmış bir şekilde sadece yüzünü gördük. Tek söylediği ise "We need to talk." olmuştu. Yani, "konuşmamız lazım." 
Ah Zack ah... Haber gönderebilirdin. Bones sana düşman değildi. Seni sevmiyor değildi. Bu kadına ulaşmak için bunca cinayete değdi mi? Bu neyin kafası? Sen çok daha iyilerini yapabilirdin.

12. sezon, son sezon olacak. Bu son sezon ile alakalı ise hayranların beklentisi gerçekten büyük. Zack'in gelmesi, daha şimdiden büyük etki yarattı. Pozitif bir esinti var havada. Yine de biz Zack'i saf bilirdik. Gormogon'a sadece saflığı yüzünden kandığını düşünmüştük. Bu cinayetlerin arkasındaki kişi Zack olmasa, Zack'e birileri suç atsa ve Zack bunu anladığı için Bones'u kaçırmış olsa, çünkü kaçırmaktan başka bir şansı olmasa, belki içime biraz su serpilir. Yoksa durduk yere ne diye akıl hastanesinden kaçıyorsun Zack? Bu adamlar seni daha ne kadar korusun? Korumak için ne yapsınlar daha fazla?

Yine de eklemem lazım ki, Sweets'in, Zack'in ardından gelmesine ve 7 sezon boyunca ekranlarda olmasına rağmen bende asla Zack'in bıraktığı bir izlenim bırakmadı. Ölüm sahnesinde kahrolmuş bile olsam, Zack'in verdiği o tamamlanmamışlık hissinin olmamasından dolayı, gidişini olağan karşıladım ve ondan vazgeçmek daha kolay oldu. Senaristler de bunun farkında sanırım. Zack ile alakalı insanların nasıl bir yarası olduğunu biliyorlar. Bu sebepten bu çocuğu geri getirerek sinir bozucu bir son sezona imza atmayı planlıyorlar. Bu işin sonunda Zack ölürse, gerçekten sarsılırız gibi geliyor. 

Ben Zack'e birilerinin tuzak kurduğunu düşünmek istiyorum. Bu cinayetlerden sorumlu olanın o olmadığını düşünmek isiyorum. İnanmak istediğim şey bu. Zack bir daha o hataya düşecek kadar salak olmamalı, ki salak değil. Başına ne geliyorsa aşırı zekasından yavrumun.

3 Ocak'a şurada ne kaldı? İlk bölüm, sezon finali sayesinde temposu çok yüksek şekilde başlayacaktır eminim. Bu sefer düşük tempoda başlayıp, son 5 bölüme kadar esas olay dışındaki her şey ile ilgilenildiği, son birkaç bölümde ise çılgınlar gibi aksiyon yaşadığımız bir sezon olmak yerine, tüm sezon ağzımız açık bir şekilde izleyeceğimiz bir sezon olacağına gönülden inanıyorum.

Ne olur beni hayal kırıklığına uğratmasınlar.

Okuduğunuz için teşekkür ederim. Bir sonraki yazıma dek, sevgiyle kalın.

Beni takip edebileceğiniz hesaplar:

Instagram
Twitter
Facebook

29 Kasım 2016 Salı

Büyü Hapishaneleri || Harry Potter Evreni

Harry Potter evrenini duymayan kalmamıştır. Harry, henüz daha 1 yaşındayken, bir gece Lord Voldemort tarafından anne babası saldırıya uğrar. Bu saldırının sonunda, Voldemort, Harry'yi de öldürmeye niyetlenir, lakin başarısız olur. Bunun yerine Harry'yi hiç istemediği ve planlamadığı bir horkuluk haline getirir. İlerleyen zamanlarda Harry bunu öğrenir ve Hogwarts Savaşı'nın başına Voldemort'un kendisine ölüm laneti göndermesine izin vererek, horkuluktan kurtulur. Serinin sonunda Voldemort ağır bir yenilgiye uğrar ve büyü dünyası bir kez daha stabil hale gelir. 

Bu, büyük bir teröristin toplumun huzurunu kaçırıp iç savaş başlatmasının hikayesidir belki de. Bir nevi... Peki, ölmeyen suçlular, nereye gönderiliyordu?

Hepimizin 3. kitaptan hatırlayacağı üzere, Azkaban, en bilindik büyücü hapishanesi olarak karşımıza çıkar. 3. kitapta, ki en favori kitabım bu olsa gerek, Sirius Black, Azkaban'dan kaçmıştır ve çok tehlikeli olduğu söylenmektedir. Azkaban'dan kaçışın mümkün olmayacağını düşünen büyü dünyası büyük bir sarsıntı geçirmektedir. Bilmiyorlar ki Titanic için de tanrılar bile batıramaz demişlerdi. Titanic battıysa, Azkaban'dan birileri de illaki kaçar. Her şey mümkün yani. 

Peki koskoca büyü dünyasında sadece Azkaban mı vardı? Büyü dünyası gerçekten bu kadar sessiz ve huzurlu bir dünya mıydı ki tek bir hapishane bütün suçlular için yeterli oluyordu?
Elbette hayır. O zaman bildiklerimize bir göz atalım:

  • AZKABAN

Kuzey Deniz'inde bir yerlerde olan Azkaban, hepimizin en iyi bildiği hapishane. Şimdiye kadar karşılaştığımız baş belası kim varsa buradan kaçmış. Lord Voldemort'u destekleyen birçok Ölüm Yiyen, Voldemort'un kayboluşundan sonra burada tutuluyordu. 15. yy civarlarında yapılan Azkaban'ın aslında en baştaki yapım amacı hapishane olmak değildi. Ekrizdis adındaki kötü bir büyücünün evi olarak yapılmıştı ve üzerinde bulunduğu ada hiçbir haritada geçmiyordu. Ekrizdis, Muggle'ları kontrol edip, onlara işkence yapıp öldüren oldukça kötü bir büyücüydü. Kendisinin ölümüne kadar Büyü Bakanlığı da dahil kimse böyle bir adanın veya böyle bir kalenin varlığını bilmiyordu. En azından Büyü Bakanlığı böyle bir yerin varlığını daha önce hiç kabul etmemişti. Ekrizdis öldükten sonra yarattığı tılsımların ve büyülerin etkisi geçtiğinde gerçek ortaya çıktı. 
Ruh Emiciler tarafından sahiplenilen mekan, ziyaret edilenler tarafından korkunç bir yer olarak anlatılırken, büyücüler için bir hapishane olması gerektiğine karar kılındı. Elbette ki buranın böyle bir amaca hizmet vermemesi için çalışanlar oldu. En azından ruh emicilerden kurtulunması gerektiğini söyleyenler olmuştu. Ama kabul edilmedi ve Azkaban, günümüzde kullanılan en popüler hapishane olmaya devam etti. 1998 yılındaki büyü savaşının sonunda yeni gelen büyü bakanı sayesinde ruh emicilerden kurtulan Azkaban, daha insani şartlara sahip bir hapishane olmaya devam etti.


  • İNGİLTERE NÜKLEER SANTRALİ


İngiltere'deki terk edilmiş nükleer santral, Ölüm Yiyenler tarafından kontrol edilen bir hapishaneydi. Genel olarak Lord Voldemort'un aktivitilerine karşı gelenlerin tutulduğu bu hapishane Ruh Emiciler tarafından destekleniyordu. Azkaban'da barınacak yer bulamayanların ikinci adresleriydi. Kitaplarda hakkında bir bilgi verdiğini hatırlamıyorum. 

  • TERK EDİLMİŞ TRAFO
Nükleer santralin yanında olan bu mekanda ise, Ölüm Yiyenlerin ve Kelle Avcılarının kontrolünde Muggle'lar tutulmaktaydı.


  • KARA KULE


Hogwarts'ta Sirius Black'in tutulduğu yeri hatırlıyor musunuz? İşte burası orası. 7 katlı ve büyülerle korunan bu kule, hali hazırda hapishane olması için tasarlanmış gibi gözüküyor.

  • THE RUINS 
İngiltere'deki Forest Of Dean'de yer alan bu hapishane, yine Ölüm Yiyenlerin istediklerini hapsettikleri bir hapishane olarak serinin oyunlarında ortaya çıkıyor. 

  • NEW YORK CADI CEZAEVİ
Fantastic Beast and Where To Find Them filminde görüyoruz. 

  • NURMENGARD
Gelelim fasulyenin faydalarına... Nurmengard, Gallert Grindelwald tarafından kurulmuş bir hapishane. Nerede olduğu belli değil, ama çok değişik bir hikayesi var. Gallert Grindelwald'i bilmeyenlerimiz için söyleyelim, kendisi, Albus Dumbledore'un çok eski bir arkadaşı ve söylentilere göre Dumbledore'un sevdiği insan. Ne yazık ki oldukça karanlık görüşlere sahip olan Gallert ile Dumbledore'un dostlukları, Dumbledore'un kız kardeşini öldürmesi sebebiyle son buluyor. Dumbledore, uzunca bir süre Gallert'ti görmezden gelse bile, en sonunda bu adamın büyücü dünyasını soktuğu tehlikelere daha fazla duyarsız kalamıyor. İkisi arasında geçen duelloyu Dumbledore kazanıp, Münver Asa'yı da Galert'ın elinden alarak, Galert'i kendi hapishanesi olan Nurmengard'a hapsediyor. Daha sonra görüyoruz ki Gallert'ı oradan çıkaran Lord Voldemort oluyor. Münver asanın yerini öğrenmek isteyen Lord Voldemort, en sonunda Gallert Grindelwald'ı öldürüyor.

Evet, Harry Potter evrenindeki hapishaneler şimdilik bunlar gözüküyor. Okuduğunuz için teşekkür ederim. Bir sonraki yazıda görüşünceye dek, sevgiyle kalın.

Asalar hakkında daha detaylı bilgi almak isterseniz : tık

Beni takip edebileceğiniz hesaplar:
Instagram
Twitter
Facebook

28 Kasım 2016 Pazartesi

Rogue One: A Star Wars Story


Rogue One: Bir Yama Hikayesi desek daha uygun olacağa benziyor aslında da hadi neyse.

Gerçi bir dakika o kadar da kapalı kutu değilim. Bence ara sıcak olarak gayet iyi gidecek. Bir kere başroldeki Felicity Jones da gayet iyi bir kadın. Dan Brown'un Inferno'sunda da oynuyor. Bence fena bir kız değil.

Hikayeye gelirsek, bakalım o kadar iyi mi? Belli ki esas kızımız Jyn, Death Star'ın planlarını çalmakla görevlendirilirken aynı zamanda baba sıkıntıları da yaşıyor. Babasının Sith'lere teslim olmuş biri olduğunu fragmandan az çok kestirebiliyoruz, ama neden olduğunu filmi izlerken öğreneceğiz gibi.

Büyük olasılıkla, planları çalarken aynı zamanda babasının izinden giderek biraz daha hikayeyi yumuşatmayı amaçlamışlar. Fragmanda biraz da bizim şu ergen Kylo Ren'i görür gibi oldum. Serinin esas karakterlerinin yama filmde olması hoş bir detay olabilirdi, ama kimsenin buna bütçesi yetmez diye düşünüyorum.
Şuraya fragman da koyayım da, ayıp olmasın:


Bana göre Kylo Ren gerçekten ağır ergen. Kimse mi buna dedesinin force'a karıştığını falan anlatmamış bilmiyorum ki? 7. bölümde "dede dede" diye Anakin'in maskesine sarılıp sevişmesini unutmuş değilim. Eğer buna doğru düzgün bir açıklama getirdilerse bana da söyleyin ama benim bildiğim böyle bir şey yok. Acaba son dakikada "Hayır Darth Vader kötü bir adamdı. Hep kötü kalacak." falan mı dediler? Biliyorsunuz ki altıncı bölümde Luke ve Anakin yüz yüze bakarlar, Anakin, Luke'a veda eder. Luke'un hayatını kurtarması vesaire... Bir babanın çocuklarına olan sevgisini ilmek ilmek işleyen altıncı bölümden sonra, oturmuşlar bir tane bebeye giydirmişler Darth Vader kostümünü, acayip nefes alıp verme efektini de koymuşlar. Ee? Oturmuş salak bir de "dede, iyi tarafa doğru yöneliyorum." diye maskeyle konuşuyor. Yemin ederim tam ergensin Ren'ciğim. Allah'ından kork be. Babanı öldürdüğün için sana sempati besleyemiyorum. Ağır ergen bir veledi jedi yapmaya kalkarsanız olacağı bu.

Luke'tan tek bir isteğim var. Temiz bir pataklasın şu çocuğu. Bakın mesela biz Türklerde dayak yemeyen var mı? Yok. Kylo Ren'in yerinde birimiz olalım, kesinlikle bu kadar salak bir duruma düşmezdik eminim. İçimizden birisinde force olsaydı, yemin ederim şu an dünya daha güzel bir yerdeydi. Ama gide gide böyle salak karakterlere gider işte force. Anakin'in kemikleri sızlıyordur, Padme hayatta olsa 2. kez acısından ölmüştü kadıncağız.

Rogue One'a dönecek olursak, çok fazla sansasyon yaratacak bir film gibi görünmüyor açıkçası. Sekizinci bölüm çıkmadan önce izleyiciler soğumasın diye basmışlar parayı, yapmışlar filmi bana göre. Ha konu çok mu rezil? Konudan hiç mi iş çıkmaz? Hayır, kesinlikle öyle değil. Güzel bir konu seçmişler bana göre. Eğer hikayeyi güzel uydururlarsa ve eğer bu hikayeyi sekizinci veya dokuzuncu filmde bir yerlere bağlayabilirlerse çok tatlı olur.

Filmin vizyon tarihi 16 Aralık 2016. 3 hafta sonra tahminler ve öngörüleri kenara atıp güzel bir inceleme yazısı yazmayı umuyorum.

Okuduğunuz için teşekkür ederim. Bir sonraki yazıma dek, sevgiyle kalın.

Beni takip edebileceğiniz hesaplar:

Instagram
Twitter
Facebook

26 Kasım 2016 Cumartesi

Supernatural - 12. sezon 6. bölüm

Dizinin son bölümünü daha henüz izleme şerefine eriştim.

12. sezon tamamen "mommy issues" adı altına geçiyor. Bunun ekmeğini daha çok yiyeceklerinden de kesinlikle eminim. 11. sezonun ardından gelen bu 6 bölüm için söyleyebileceğim tek şey ise: enerjisi çok düşük.

Yanlış anlamayın, Supernatural'ı 12 senedir izleyen birisiyim. Bu da hayatımın yarısı demek oluyor. Kısacası birlikte büyüdüğüm bir yayın olduğunu kesinlikle söyleyebilirim. En kötü bölümünden tut, en iyi bölümüne kadar sonuna kadar izlemeyeceğimden de çok eminim ama bazı sezonların böyle kötü gitmesinden hiç hazetmiyorum.

11. sezon oysa ki ne güzeldi. Tanrı gelmişti. Kız kardeşinin tribini biz de çekiyorduk. Tanrı'nın insanlaştırılmış hali oldukça iyiydi de bana göre. Ama, yahu Tanrı'yı getirdiniz. Tanrı'nın geldiği, etrafta dolandığı, işler çevirdiği koca bir sezondan sonra Castiel'i ve Crowley'i alıp Lucifer'ın peşinden gönderip, Sam ve Dean'i ise anne problemiyle baş başa bırakıp çerez bölümler yaratmanın anlamı nedir?

Tanrı bu sezon da gayet güzel iş görebilirdi. Lucifer'ın ortaya çıkmasına ise daha kaç bölüm var yani? Olayların yavaş yavaş gelişmeye başlamasını beklemiyor musunuz siz de benim gibi?

Açıkçası bu Tanrı meselesi biraz hızlı geçmiş, Castiel eski gücüne kavuşamamış, Lucifer durmadan hortluyor, Bizimkiler durmadan bir drama içinde. Annemizin sorunu nedir anlamlandırmak mümkün değil. Sam'in dediği gibi, zamana ihtiyacı olması mantıklı bir durum elbette. Ölümden dönmeye bizim beyler gibi alışkın değil. Belki de karakterden çok fazla "anında uyum sağlama" bekliyorum. Ama dediğim gibi dizinin enerjisi çok düşük ve ne zamana kadar bu şekilde gidecek merak ediyorum.

Daha bir de Men of The Letters var. Bu grubun İngiliz ayağından benim kadar siz de irite oldunuz mu? Wincherster ailesi, gerçekten birçok karakter için çok üst seviye olaylar yaşıyor. Men Of The Letters ise sadece uzaktan izlemekle kalıyor. Lan o kadar dertliyseniz, kalkıp bir el atsaydınız. Kendi mekanınızı ne de güzel toparlamışsınız. Amerika'nın avcıları tü kaka. Adamlar Lucifer'la ilgilenirken beş çayı mı içiyordunuz ne yapıyordunuz?

Kısacası, ben bile bazı tripleri çekmek için çok yaşladım. Sam ve Dean ne yapsın? Sam de Dean de cehennem ateşinde bildiğin işkence görmüşler, ne gibi psikolojik işkencelere maruz kalmışlar. İki tane götü boklu kadın geliyor, bunları dize getirebileceğini sanıyor. İzlerken anıra anıra güldüm yemin ederim.

Kısacası heyecanla bu işin Lucifer'a ve Men Of The Letters'a nasıl bağlanacağını, Casteil ile Crowley'nin rollerinin ne olacağını bekliyorum. Ama beklemek bazen çok sıkıcı.

Gerçi, Naruto'nun fillerlarını bile izlemiş insanım ben. Beni böyle bıktıramazsınız. Biliyorum tek bir bölüm yerine genel bir bakış açısı sunmuş gibi oldum. Daha sonraki bölümerde daha çok bölüm üzerinde durmaya çalışacağıma söz veriyorum.

Okuduğunuz için teşekkür ederim. Bir sonraki yazımda görüşmek üzere, sevgiyle kalın.

Beni takip edebileceğiniz hesaplar:

Instagram
Twitter
Facebook

24 Kasım 2016 Perşembe

Ori And The Blind Forest



Moon Studios tarafından çıkarılan şirin mi şirin bir oyun olan Ori And The Blind Forest, uzun zamandır görsel açıdan tatmin eden nadir oyunlardan biri olsa gerek benim için. Oyun oynamaktan ziyade izlemeyi seven bir kişilik olarak, ilk dikkat ettiğim oyunlarda görsellik ve müzikler oluyor.
Ve tahmin edin: bu oyunda ikisi de mükemmel. 

Black Friday'in şerefine elime geçen Ori And The Blind Forest, işte sırf bu özelliği ile kalbimi şimdiden cezbetti. Genellikle gece temalı bir oyun olduğunu düşünmemle birlikte, yumuşak tondaki renklerin kullanılmasıyla adeta geceyarısı ile güneş ağarırken hissedilen duygularla bütünleştiriyor insanı oyun. Kontrolü karmaşık değil. İleri geri, space, shift, E gibi bilindik kombinasyonlarla rahat bir şekilde ilerliyorsunuz.(bilgisayarda oynuyorum evet.) Eğer benim gibi ayda yılda bir değil de gerçekten bu tarz oyunlar oynuyorsanız kotnrolü size çok rahat gelecektir. 

Renk dağılımı konusunda Trine, Trine 2 havası vermedi değil. Dediğim gibi soft diye tabir edilen yumuşak tondaki renklerin olduğu her türlü görsele hayranlık beslediğimden dolayı, oyunun beni içine alması çok da uzun sürmedi. Aynı şekilde sadece ilk 15 dakikalık kısmı oynadığımı göz önünde bulundurursak, bu yazıyı yazmak için niye bu kadar acele ettiğime de şaşırılmaması gerekiyor.

Bembeyaz Ori, ki masumluğun ve saflığın simgesi olan beyaz renginden başka bir renk de Ori'ye elbette ki yakışmazdı, daha yeni doğmuşken, yuvasından bir hain fırtına yüzünden kopuyor ve Naru tarafından bulunuyor. Naru, Ori'ye kendi öz evladı gibi sahip çıkarken zorlu orman şartlarında onu kendi başının çaresine bakacak kadar büyütmeyi başarıyor ama ne yazık ki yorgunluk, çaresizlik, açlık ve susuzluk karşısında daha fazla dayanamıyor. Öldüğü zaman, Ori'nin yanı başında adeta uyur şekilde kaldığı için, Ori'ciğimiz yemek bulup gelene kadar annesine dokunmuyor. Ama geri döndüğünde ise annesi uyanmıyor.

Ori için orada kalmanın pek bir hayrı dokunmayacağından, annesini bırakarak düşüyor yollara. Minik Ori, tehlikeli ormanda yoluna devam ederken tanıştığı minihk ruh Sein sayesinde bizler de değişik bulmacaları çözmek ve bildiğimiz big boss adı verilen yaratıklarla savaşmak durumunda kalıyoruz. Sein, bu yolculukta Ori'nin tüm bu canavarlarla savaşmasına yardımcı olan saldırma gücünü elinde bulunduruyor. 

Keyfi bir şekilde oyunu kaydedemediğimizi farkettim. Soul Link adı verine ve oynarken topladığımız beyaz kristaller sayesinde biriktirdiğimiz enerji, oyunu kaydetmemiz ve ability tree'yi açmamıza vesile oluyor. Anladığım kadarıyla 3 ana konulu yeteneğimiz var. 
1. Sein'in saldırma yetilerini güçlendiren
2. Ori'den ziyade kontrol etmediğimiz ama olmasının iyi olacağı teknik özellikleri açan (atıyorum canavar öldürdükten sonra düşen can veren topcukları uğraşmadan toplayabilme vs. gibi)
3. Soul Link'ler ile alakalı yetenekler. 

Okuduğunuz için teşekkür ederim. Bir sonraki yazımda görüşmek üzere, hoşçakalın.

Beni takip edebileceğiniz hesaplar:
Instagram
Twitter
Facebook

22 Kasım 2016 Salı

Assassin's Creed The Movie Fragman İncelemesi, Beklentiler

Evet! Assassin's Creed'in çok beklenen filmi, sonunda geliyor. Geliyor gelmesine de... Akıllarda tek bir soru var:
"Fragmandaki o rap müzik de nedir?"

Başlarken direkt olarak bu konuya değindiğim için özür dilerim, ama sen ki Altair, Ezio gibi karakterle bütünleşmiş bir hayran kitlesine bu filmi sunuyorsun. O şarkı nedir? O kulak işkencesi nedir? Hayır yanlış anlamayın, Rap müziğine düşman kesildiğim falan yok aslında. Dinlediğim bir tür değil. Değil ama mesela rap müzik mi koymak istiyorsun. Arkadaşım Fast and Furious'a git koy rap müziği. Sırıtmaz. Burada, Assassin's Creed gerçekliğinin içine etmeye ne gerek var yani?

En azından oyunun kendi soundtracklerini takip etselerdi, Ölmezlerdi yani. Bakın, Ezio's Family diye bir gerçek var mesela:


Peki, hazmettik diyelim bu gerçeği. Devam edelim konumuza. Önümüzdeki aylarda gösterime girecek olan Assassin's Creed'den ne bekliyoruz?
Sanırım, hepimiz biraz da olsa hayal kırıklığına uğrayacağız. Niye bu kadar önyargılıyım? Çünkü şimdiye kadar böyle heyecanla beklenen hiçbir hikaye, filmleştiği zaman "Mükemmeldi! Harikaydı! Adeta beklentilerimi karşılayan bir gökkuşağı bulutu gibiydi!" dedirtmiyor. Ondan dolayı hazırlıklıyım. Hayal kırıklığına uğrayacağımı düşünüyorum. Keza, bakın kafamda fragmandan sonra bir-iki soru belirdi.
1. Animus'u nasıl gösterecekler?
- Hepimiz biliyoruz ki, Desmond Miles'ın macerasını incelerken, animus kesinlikle Desmond'a fiziki açıdan yan etkiler sunmuyordu. Tamam Bleeding Effect diye bir gerçek var ama öyle uyuşturucu bağımlısı gibi titremeler vs. yoktu yani. Bu fragmandaki "yeni çocuk" ne hikmetse bir ilaç etkisinde gibi tir tir titriyordu. Bu durumdan haz edemedim. Büyük olasılıkla bir açıklaması var.

2. Adamı belinden kavrayıp havalara sürükleyen kol da neyin nesiydi?
- Eğer animus'u böyle acayip bir şey haline getirdilerse, onları kınarım. Gerçekten, bu hikayeye biraz ters değil miydi? Tamam, atasının bildiği assassin yeteneklerini kullanması konusunda teşvik etmeye çalışmışlar anlıyorum. Ama hemen Desmond'a geri dönelim. Çocukta hiç böyle bir şey yoktu. Desmond, Abstergo'dan kaçarken bu yeteneklerinin daha çok farkına varıyordu. O zaman da işte bleeding effect devreye giriyordu. Durup dururken eagle vision'a girmeler, işte Altair'in hayalini görmeler... Neslinin nasıl devam ettiğini görmesi falan. 2. oyundaydı bunlar, hatırlarsınız. Ama hiç öyle  enseye bir şeyler sokuşturmalar falan yoktu. Matrix'ten özenerek mi yapmışlar nedir?

Zaten bana bıraksanız ben AC'yi Ezio ile birlikte kapatırdım. Zirvede bırakmak lazımdı. Revelations bence serinin en güçlü ve en iyi oyunuydu. Hikaye olarak Revelations'tan sonra AC'yi toparlayamadılar. AC'3'in hikayesi de idare ederdi. Ama o Black Flag falan... Bilmiyorum, belki de ben ısınamadım. Alıcısı da çoktu çünkü.

Yine de her zaman benim gibi bireyleri doyuran filmler bulunmuyor vizyonda. O yüzden AC'ye gidip filmden sonra bu yazıda bu kadar karamsar bir profil çizdiğim için özür dilemek istiyorum. Umarım...

Okuduğunuz için teşekkür ederim. Başka bir yazıda tekrar görüşmek üzere, sevgiyle kalın.

Beni takip edebileceğiniz hesaplar:
Instagram
Twitter
Facebook

Attack On Titan'ın 2. Sezonu Sonunda Geliyor! || Shingeki No Kyojin 2. Sezon!

Merhaba!
Öncelikle Attack On Titan nedir diye sorduğunuzu duyar gibiyim, ki haklısınız. Bir anime nasıl 3 yıl ara verebilir? 
Daha birinci sezonun yayınmanmıştı. Tam da zirveye çıkıyordun. 3 sene niye beklersin?
Neyse bu soruların cevabı umurumda bile değil. Umrumda olan şey, sonunda sevgili Shingeki No Kyojin'in 2017 yılında 2. sezonuyla tekrardan aramıza katılacağı.

Peki neydi bu Shingeki No Kyojin?
Öyle bir dünya düşünün ki insanlığın komple düşmanı, Devler var. Tek dertleri sizi yemek. Sonracığıma, bir avuç insan kalmışsınız, ama refah seviyesi hala 7 milyar insan yaşıyormuş gibi.

Neyse devlere dönelim: Belli sınıflara ayrılmış olan bu devler, boylarına göre kategorilendiriliyor ama hepsinin amacı aynı. Durmaksızın insan yemek.
Gerçekten! Doyma dürtüsü yok bu devlerin. İnsanlar, mevcut teknolojileriyle bu devlerin oluşturduğu soykırımın önüne geçememişler ve gün geçtikçe insan ırkı daha da azalmış. Öyle azalmış ki ufak bir şehri anca doldurur hale gelmişler. Şehrin etrafı hiçbir devin geçemeyeceği kadar büyük duvarlarla çevrilmiş ve şehir 3 kategoriye ayrılmış. Hikayemiz de en dışta yaşayan, bir doktor ile ev hanımının oğlu olan Eren ile başlıyor. Bu arada, baş karakterin adı gerçekten bir Türk ismi Eren. Yazar ciddi manada Türkçe bir isim tercih etmiş gibi. Ayrıca Eren'imizin tipi gerçekten bir Türk'ü andırmıyor mu? Asın bayrakları hemen. Belki bununla alakalı ileriki bölümlerde bir şeyler duyarız. Kim bilir?
Her neyse, bizim Eren, Mikasa ve Armin, Titan adı verilen bu devlerin tehdidi altında, sadece çocukluklarını yaşamaya çalışan ve dış dünyayı merak eden sıradan insanlarken, birgün o büyük 50 metre uzunluğundaki duvarda büyük bir delik açılıyor ve Titanlar Eren'in yaşadığı bölgeye saldırmaya başlıyor. Eren'in annesi ise, çocuğun gözleri önünde bir Titan'ın vahşice saldırması sonunda can veriyor. Şimdi vahşice dedim ama animeyi izleyen veya mangasını okuyanlar iyi bilir. Bu biraz kanlı gösterimi olan seridir. Kol, bacak, kan... Ne ararsan mevcut.

Titan saldırısından sağ kurtulmayı başaranlarla birlikte en dıştaki kesim, daha ortadaki kesime zorla taşınıyor. Bizim 3 velet d3 büyüyüp yaşları tuttuğu noktada, Polis Akademisi'ne katılıyorlar. Asıl hikaye de bundan sonra başlıyor. Çünkü daha mezun oldukları gün, bir Titan saldırısı daha oluyor ve varolan Titanlardan biri, diğer Titanlara saldırmaya başlıyor.

Şok Şok Şok! Titan'ın başka bir Titan'a saldırdığı daha önce görülmemiş. O yavaş geçen sahnelerde, her bireyin iç dünyasını kusana kadar incelerken özetle bunu anlıyoruz.  Daha sonra anlaşılıyor ki ne hikmetse o Titan Eren'miş. Eren nasıl Titan olduğunu hatırlamıyor. Nasıl insan formuyla Titan formu arasında gidip gelebildiğini bilemiyor. Bunların neden onun başına geldiği de bilinmiyor. Eren'in casus, vatan haini olmasından şüphe ediliyor. Üzerinde deneyler yapmayı teklif ediyorlar. Çocukcağız hepsine "boynumuz kıldan ince. İnsanlığın askeriyiz." diye karşılık veriyor.  Bu gücünü insanlık için kullanmaya kararlı. Her ne olursa olsun insanları kurtarmaya yeminli, azimli genç bir çocuk. Yolu açık olsun.

Bu yolda, kendisi gibi Titan olan, ama Eren'in aksine bu gücü nasıl kullanacağını bilen insanların varlığını da öğreniyoruz ki genelde hepsi hain kategorisinde gösteriliyor.
Manga, enerjisi yüksek bir manga olmakla birlikte, animesi bana göre oldukça yavaş ilerleyen animelerden. Bu kadar yüksek tempolu bir hikaye tutturmuşsun, nasıl bu kadar yavaş ilerleyen bir anime yaratabilirsin? Hayret verici. Konusu takip edilmeye değer de olsa bana göre takip etmeniz gereken şey animeden ziyade mangası. En azından 3 sene beklemezsiniz ne olacak diye. Keza 3. sezon kim bilir ne zaman gelir? :)

2. sezon, ilk sezonundan çok daha güzel olacak, en azından bundan eminim. Mangasını okuyanlar da bilirler ki, 1. sezonda aslında hiçbir şey bilmiyorduk. Spoiler vermemek adına susuyorum. Keza ben de haftası haftasına takip etmektense biriktirip bir anda hepsini okumayı sevenlerdenim. O yüzden spoiler versem bile, eminim ki modası geçmiş bir spoiler olacaktır. Hiç girmeyelim.

Okuduğunuz için teşekkür ederim. Bir sonraki yazımda görüşmek üzere, sevgiyle kalın.

Beni takip edebileceğiniz hesaplar:
Instagram
Twitter
Facebook