25 Aralık 2016 Pazar

Assassin's Creed The Movie İnceleme


--DİKKAT AĞIR SPOILER--


Ayağımın tozuyla geliyorum yazıyorum bakın. Eğrisiyle, doğrusuyla size tamamen düşüncelerimi aktaracağımdan emin olabilirsiniz. 

Bir önceki fragman inceleme yazımı okuduysanız, okumayanlar için: tık, zaten filmden çok bir şey beklenmemesi gerektiğini düşündüğümü bilirsiniz. Film de bu öngörümde beni utandırmadı. Gerçekten bu film, Cinemaximumda zibilyon para verilerek seyredilebilecek bir film değil arkadaşlar. Hatta bence hiç izlemeyin. İleride başka bir seçenek ile izleyebilirsiniz. O derece...

Hemen müziklere bakalım. Fragmandaki rap müzik rezaletini hatırlıyor musunuz? Evet, müzikler fragmandaki müzikten pek de farksız değildi. Aksiyon filmi sanmış olsa gerek yapımcılar, basmışlar gereksiz yersiz müzikleri. Ruhsuz, iğrenç bir şey olmuş çıkmış.

Ya bakın net söylüyorum, Assassin's Creed serisini bilen adam tatmin olmaz, bilmeyen adam daha da tatmin olmaz. Ne hikaye vardı adam gibi, ne bir bütünlük... Yani bu yeni moda mıdır acaba sanki extended versiyonu gelecekmiş gibi filmleri göt gibi yapıp, ondan sonra extended versiyonunu çıkarıp bölük pörçük sahnelerle gözümüze tecavüz etmek? Gerçekten, gerçekten olmamış.

Hadi tamam toparlayalım. En başa dönelim: Bu film neyi anlatıyor?

Callum 'Cal' Lynch adlı, bir kadın satıcısını öldürmek yüzünden ölüm cezası almış bir mahkumun soyunun Assassinlerden, Piece of Eden'i bilen bir Assassin'e dayanması yüzünden Abstergo şirketinin bu adamı ele geçmesini konu alıyor. 

Aa bir dakika. Piece of Eden mı, Abstergo mu? Genetik harita mı? Ne, yoksa Desmond'ın hikayesi mi?



Orjinal seride Desmond Miles'ın bir barmenken kaçırılmasını ve Abstergo tarafından Animus'a sokulmasıyla birlikte önce Altair ve daha sonra Ezio Alditore'nin hayatlarına geçişini alan oyun serisinde, esas amaç neydi arkadaşlar? Piece of Eden. Bu filmde amaç neydi? Piece of Eden.

Peki Piece of Eden neydi? Piece of Eden emekti. Piece of Eden nedir bilmeyen adamı filme oturt, hala ne olduğunu bilmiyor olacaktır. Acayip top gibin bir şey, böyle ışıklı mışıklı. Hee evet. Tebrikler, izleyiciyi resmen mest ettiniz. 



Tamam tamam, konuyu dağıtmadan devam ediyorum. Alıyor bu Cal arkadaşımızı, koyuyorlar Animus'a. Ha bu arada Animus böyle robot kolu gibi bir şey. Burada biraz özeleştiride bulunmak istiyorum. Fragmanda o denli irite olmuştum ki, haksızlık etmişim. Filmde keyif alabileceğiniz tek sahne animus sahneleri olacaktır diye düşünüyorum. Cal'ın belinden kavrayan devasa bir robot kolu gibi düşünebileceğiniz animus, Cal'ın anı içindeyken çok rahat bir şekilde hareket etmesini sağlıyor. İşte Cal oradan oraya fiziki bir şekilde atlıyor. Yuvarlanıyor, uçuyor falan filan. Bu kol da o hareketleri yapmasına yardımcı oluyor.

Animus bu işte

Oyunda Desmond'ı hep uzanır halde biliyoruz. O yüzden bu atlama hoplama yeni bir şey. Hikaye bazında bakarsak eğer, animus gerçeği adı altında incelersek, esas Animus'un mantığından tamamen çıktığından dolayı ben sevmedim, ama yeni bir şey olduğundan, filmi bağımsız olarak ele alırsak eğer güzel bir etki sunmuş. Bazılarının hoşuna gitmiş diye duydum. Ben biraz old school insanı olduğumdan, orjinal bir şeyin değiştirilerek sunulmasından genel olarak haz etmiyorum. Ama oyungezerde dolaşan bir habere göre de bu Animus, Ubisoft tarafından o kadar beğenilmiş ki ileriki oyunlarda bu konsepti kullanmayı düşünüyorlarmış. 

Unutursak içimiz kurusun Desmond
Animus neydin, ne oldun evladım.
Neyse devam edelim, Sofia adlı biliminsanımızın (Abstergo'nun başında olan adamın da kızı aynı zamanda) eseri olan animusa giren Cal tabii ki ilk girişinde darmaduman oluyor. Templar amca Sofia'yı zorluyor, Cal animusa tekrar giriyor falan filan. Tek söylemem gereken şey bleeding effect muhabbeti. O kadar hızlı başlıyor ki bu durum şaşırırsınız. Ama böyle bir kolla oradan oraya zıplayıp uyumayıp anıları fiziken yaşayarak hareket ettiğinizde beklenilecek bir yan etki bu. Sadece o değil, oyunda Desmond'ın hiç Altair veya Ezio ile dövüştüğünü hatırlıyor musunuz? Ben hatırlamıyorum. Burada bleeding effect adı altında Aguilar, Cal ile resmen dövüşüyor. Güzel bir sahneydi gerçi, fena değildi.

Bu arada Aguilar kim? Aguilar, bizim Cal'ın atası. Onun anılarına giriyoruz işte. Meğersem Aguilar, Piece of Eden'ın etrafında görülen son Assassin'miş.

Aguilar - emektar assassin amca
Genel olarak bakalım:

  • Dövüş sahneleri iyiydi. (meh.)
  • Derinlik açısından hikaye rezaletti. Hiçbir şeyi düzgün açıklamadıkları gibi herhangi bir karakterle olan etkileşim de o kadar yüzeysel ve saçma kalıyordu ki, vasat bir aksiyon filmi kalitesine düşürmüş filmi.
  • Abstergo nedir? Templar nedir? Assassin nedir? Bunların birbiriyle derdi nedir? Bir özet geçiyorlar en başta ama hikayeye katamamışlar. Templar, assassin muhabbeti ne anıların içinde tatmin edici bir şekilde gösterilmiş, ne de anıların dışında. 
  • Filmde Cal dışındaki herhangi bir karakteri şu an görsem hatırlamam. O derece silikler gözümde. O derece yoklar. Çünkü senaristler, yapımcılar bu hikayeyi bok etmeyi başarmış ve bu adamları hikayenin içine alamamış. Yoklar yani gözümde. Hiç olmamış gibiler.
  • Bleeding Effect yer yer abartı, ama genel açıdan iyiydi. Yani bu da olmasaydı film yerine ne izledik diye sorardım.
Bana göre bu film, 10 üzerinde olsa olsa 4 puanı hakediyor, ama belli ki bir seri olacak. En azından ikinci filmi gelmeli. Çünkü sonu çok havada bitti.

Filmin tek iyi yanı, 2016'da assassin olmak nasıl olurdu cevabını filmin son birkaç dakikasında bize hissettiriyor, ki bence iyiydi. Yine de burada da en olmadık yerde Sofia'nın boş bakışlarını izledik ve aksiyondan biraz muaf kaldık.

Ha Sofia'ya geri dönelim. Filmde, Sofia'nın anası da assassin çıktı galiba. Bakın bunun olduğu sahne güzeldi. Cal, kendi atalarıyla yüzleşiyorken, etrafta başka assassin yüzleri de beliriyordu. Sofia burada sanırım ki kendi annesini görüyordu. Ya Sofia ve Cal bir yerden akraba çıkacaklar, ya da koskoca creed bir şekilde Cal'ı seçilmiş assassin yaptılar. Her ne olursa olsun, o sahne iyiydi. Fena değildi.

Daha da özet geç derseniz;
Aksiyon sahneleri olarak idare eden ama geri kalan aklınıza gelebilecek her türlü şey açısından, örneğin hikaye, örneğin müzikler, örneğin karakterler, vasat ötesi bir filmi bana göre. 
Aksiyon sahnelerin adına sana puanım dört Assassin's Creed. Ama sen üzülme, seni böyle rezil edenler üzülmeli.

Okuduğunuz için teşekkür ederim. Bir sonraki yazımda görüşünceye dek, sevgiyle kalın.

Oyungezerin haberini okumak için tık

Beni takip edebileceğiniz hesaplar:
Instagram
Twitter
Facebook

23 Aralık 2016 Cuma

Asalar Hakkında || Harry Potter Evreni

Merhaba, bugün belki de çoğu kişinin tam olarak fikri olmadığı bir konuyu inceleyelim diyorum. Harry Potter evrenindeki asaları konu alalım, ne dersiniz? 


Mürver Asa Şekil 1.A.


Bu asa muhabbetinin popüleritesi sanırım mürver asa ile birlikte en tepeye çıktı.  Öğrendik ki asaların da kendilerine has bir karakterleri vardı. Bağlı oldukları sahipleri değişebiliyordu. Efendim işte, yapıldığı tahtanın esnekliği bile asa hakkında bir şey anlatıyordu.

O zaman bu konuda daha fazla bilgi neden öğrenmeyelim? Hadi gelin biraz asaları inceleyelim.

Bildiğimiz onaylanmış asa ağaçları aşağıdaki gibi listelenebilir: 

  • Akasya, kızılağaç, elma, disbudak, kavak, kayın, kara ot, siyah ceviz, sedir, vişne, kestane, selvi, kızılcık, abanoz, mürver, karaağaç, meşe, köknar, akdiken, fındık, çobanpüskülü, gürgen, karaçam, defne, Akçaağaç, armut, çam, kavak, sekoya, üvez, gümüşi ıhlamur, ladin, çınar, asma, ceviz, söğüt, porsuk

Elbete ki her bir ağacın kendisine has bir karakteri olacağından bu ağaçlardan yapılan asaların karakterleri de değişken olacaktır. Peki keyfimize göre bahçede yetişen bir x ağacından asa üretemez miyiz? Hayır üretemeyiz. Ollivander'in bu konuda çok tatlı bir özeti vardır. Kendisi der ki, "Nasıl ki her insan büyü yapamıyorsa, her ağaçtan asa da olamaz."

Peki bu ağaçlar nasıl etki ediyor karakterlere? Hepsini burada yazamam ama siz buradan okuyabilirsiniz. Yine de minik bir özet geçmek adına, mesela akasyadan yapılan bir asa pek görülmeyen bir asa olmakla birlikte, genellikle kendi sahibi dışında başka birine itaat etmeyi reddediyormuş.

Yani, misal, benim akasyadan yapılma bir asam var ve Voldemort'un eline geçti. Voldemort da gitti bir büyü yapmaya kalktı. Asa reddedebiliyor ve bu büyüyü yapmıyor. Komik olmaz mıydı? Sitcom'da belki. Voldemort kesin çok kızardı.




Ya da mesela kızılağaca bakalım. Mesela, kızılağaçtan yapılma bir asa, inatçı bir sahibi kabul etmek istemezmiş. Bu asanın sahibinin karakterinde daha çok yardımsever olmak, düşünceli olmak yatmalıymış. Üstelik bu ağacın asaları büyülü sözler kullanmadan büyü yapmaya en elverişli asalarmış. Bu yüzden çok sevilen bir ağaç türü.

Ya da köknara bakalım. Mesela köknar tam bir hayatta kalma asasıymış. Bu asalar biçimdeğiştirme konusundaki diğer asalardan çok daha başarılı etki gösteriyormuş.

Ya da porsuğa bakalım. Bu ağaçtan yapılan asalar en nadir görülen asa türüymüş ve genelde bu ağaçtan yapılan asalar adı çıkmış, kötü bilinen/bilinecek insanları seçerlermiş. Enteresan.

Kısacası, ağaç önemli bir etken.

Ama sadece ağaç önemli değil. Biliyorsunuz ki filmlerde veya kitaplarda genelde şöyle bir tanım döner: 18 santim, meşe, tekboynuzlu kuyruğu, esnek
20 cm. kızılaçaç, ejderha kalbi teli, esnek değil 
falan filan.

Şimdi buradaki bu tekboynuz, vay efendim anka kuşu, ejderha kalbi vesaire falan bunlara asanın özü deniliyor. Peki bu ne demek? Hadi inceleyelim:

Tekboynuz, ejderha, anka kuşu en iyi bilinen özler. Tabii asanın karakterini de doğrudan doğruya etkiliyorlar.

Mesela tekboynuza bakalım. Birinci kitapta ve filmde hatırlarsınız ki tekboyuzlular için oldukça saf yaratıklar diye bahseder Hagrid. Masumiyetin ve saflığın simgesi olan tekboynuzlu atların kuyruklarından toplanan teller, elbette ki aynı karakteristik özelliği asaya veriyor. İşin güzel tarafı, bu tellerle yapılan asaların karanlık sanatlara itaat etmesi çok zor olurmuş. Üstelik tekboynuzlu atın kuyruğundan yapılan bir asa, direkt olarak ilk sahibine itaat etmeye programlı bir şekilde oluşuyor.

Ejderhayı ele alalım. Tekboynuzlu saf, adaletli, sadık bir asa yaparken, ejderha görülmüş en güçlü ve gösterişli asaları yapar. Tüm özlerden çok daha hızlı büyüleri öğrenir ve baskın gelen sahibe itaat etme gibi bir huyları varmış. Eh böyle olunca da karanlık sanatlara yatkınlık da en çok bu özlerde görüşüyormuş. Kadim dersin, harika yaratıklar dersin, karanlık sanatlar çıkar altından. Ejderha böyle bir şey işte.

Anka ise, hepimizin yakından bildiği bir asa. Sevgili Harry'nin ve Voldemort'ın ikiz asaları, bildiğiniz üzere Dumbledore'un sevgili anka kuşundan alınmış iki tel ile yapılmıştı. Anka kuşu öyle sokakta güvercin bulmaya benzemediği için de oldukça nadir bir parça. Doğal olarak her türlü büyüyü yapmaya çok yatkın oluyorlar. Tekboynuz ve ejderha özleri bu hıza yetişemiyor. kendi kafasına göre takılmayı seven bir asa mesela bu asalar. Biraz daha fazla özgür iradeleri varmış. Çoğu büyücü de bundan hazetmiyormuş. Bu öze sahip olan asalar da büyücü seçme konusuna geldiğinde çok mıymıntı olurlarmış. Başına buyruk umarsız bir asasın, kendini büyücüye bağlamak niye? Bağlanma sorunu olan asalar... 

Şimdi, elimizde ağaç ve öz var. İhtiyacımız olan şey, ne kadar uzun olacak, esnek mi olacak?

Önce boya bakalım. Asalar ortalama 20 cm ile 35 cm arasında değişen uzunluklara sahipler. Genelde asa yapıcıları uzunluğu, kullanacak olan büyücünün boyuna göre yapıyor olsalar da boy bile asanın karakterine etki ediyormuş. Bunu sonradan fark ediyorlar sanırım. Yani uzun asalar, büyük karakterli, güçlü karakterli insanları seçiyormuş. Büyü kapasiteleri de buna göre daha geniş olabiliyormuş.

Esneklik de buna çok paralel. Esnek asalar, uyum problemi yaşamayacak büyücüleri seçermiş. Asan esnekse sen de daha uyumlu, daha bazı şeylere istek ve heves gösterebilen bir karaktere sahip oluyormuşsun.

Şimdi bu durumda ne kadar büyük asa, o kadar yüce karakter.
Ne kadar esnek asa, o kadar uyumlu karakter.
Özler ve asanın yapıldığı ağaçlar da karakterleri değiştiriyor.

E bu asalar sizinle birlikte kaldıkça sizi ve tepkilerinizi de öğreniyorlar. Kısacası kolunuz, bacağınız gibi bir şey olup çıkıyor. Eh, boşuna asası kırılan bir büyücü, arkasından yas tutmuyor.

Okuduğunuz için teşekkür ederim. Bir sonraki yazımda görüşünceye dek, sevgiyle kalın :)

Beni takip edebileceğiniz hesaplar:
Instagram
Twitter
Facebook

19 Aralık 2016 Pazartesi

Sherlock geliyor! || Sherlock Holmes İncelemesi

Hazır Sherlock'un yeni sezonu da geliyorken, malumunuz 1 Ocak'ta çıkıyor, diyorum ki yıllar yıllar önce yayınlanan son sezonunu sizinle bi' hatırlayalım.


  • Sherlock Holmes Kimdi Ya?


Yok be, o kadar değil ,farkındayız :) Yine de bir açıklama yapalım, eksik kalmasın arkadaşlar. Sherlock Holmes, Arthur Conan Doyle adlı, 1859'da doğup 1930'da vefat etmiş, yarı İngiliz yarı İrlanda'lı saygıdeğer bir doktor/yazarın kafayı yazmaya takıp mesleğini yapamama halidir. Doktor derken, evet tıp eğitimi almış olan Doyle, o denli kafayı Sehrlock Holmes ile bozmuştur ki, doktorluğunu hiç yapamamıştır. Oysa birkaç kere muayenehane açmasına rağmen... İnsanlar onu hep yazar bildi.

Eh çok da saçma bir durum değil. 1800'lerin sonundan söz ediyoruz. Öyle bir zamanda Sherlock gibi bir dedektif? Cinayetleri akıl almaz yöntemlerle çözmesi, zeki olması, tümdengelimi mükemmel kullanması,... Kısacası tutulması için her şey mevcuttu. Sherlock Holmes Karakterinin 100 seneden daha fazla dünya edebiyatında ve popüler kültürde olmasını başka türlü açıklayamayız. Bİr de en yakın dostu John Watson var tabii ki. Tıpkı yazar gibi doktor olan ve Sherlock Holmes ile maceradan maceraya koşan iyi aile babası Dr. John Watson, Sherlock'un belki de bu denli başarılı olmasında en büyük etken. Kitaplarını okuduğunuz zaman göreceksiniz ki, hikaye aslında Watson'ın ağzından anlatılır ama odak noktası her zaman Sherlock'tur.
Her ne kadar Sherlock için bilime odaklı, duygularından arınmış birisi gibi söz edilse de ben ne hikmetse kitaplarında Sherlock'ı hep kibar gibi hatırlarım. Yani bu kadar kibirli, gıcık bir profil çizmesi sanırım yeni moda Sherlock'larda geçerli.

Beyni yanmış Dr. Watson ve Sherlock Holmes

Son yıllarda önce filmlerle daha sonra dizileriyle tekrardan ünlenen yeni nesil Sherlock Holmes'lara da göz gezdirmek istiyorum. Robert Downey'nin canlandırdığı Sherlock mesela. Dönem filmi olmasından dolayı oldukça keyifli bir şekilde izlediğim seri. Burada Robert Downey'nin kendine has kişiliği sayesinde Sherlock Holmes oldukça kibirli, gıcık, kıskanç, kendini beğenmiş bir profil çiziyor. Zaten bana kalsa bu adamın oynadığı karakterlerin çoğu böyle. Ayrıca seri filmleriyle o kadar çok karşımızda ki adamın geri kalan filmleriyle alakalı hiçbir fikrim yok. Bakınız imdb'deki filmogrofisi: tık

Yine de yalan olmasın, bu tarz Sherlock da eğlenceli oluyor.
Ya da başka bir popüler film olan Elementary'ye bakalım. Burada Sherlock'ı Johnny Lee Miller oynuyor ve Bay Doktor John Watson... Bay mı? John mu? Nayır sevgili edebiyat dostlarım. Let the linç begins... Bu dizide John yok Joan var. Dr. Joan Watson var. Kendisini Lucy Liu ablamız oynuyor sağ olsun. Şu an 5. sezonda ve devam ediyor. Bu dizide ise Sherlock biraz daha, bana kalırsa tabii ki, az zeki. Daha böyle normal insanların sınırlarında geziniyor. Uyuşturucu bağımlısı profili çizen Sherlock dizisi. İzlenilebilir. Ben sevmemezlik etmedim. Belki de şöyle düşünmek lazım: Hikayeler de bir şekilde evrimleşiyor, ama bana göre Watson karakterini kadın yapmalarının sebebi,
1. dizi polisiye bir dizi olduğundan kadın noksanlığı çekmek istememeleri
2. ileride Sherlock ile arasında bir aşk yaratabilmeleri

Kızdırmayın ablamızı
Tamam tamam. Sherlock'tan söz edelim. Sherlock dizisi, 2010 yılında ortaya çıkmış yeni soluklu bir dizidir. Her sezon toplamda 3 bölümden oluşur ve her bir bölüm bir sinema filmi uzunluğundadır. Yani az bölüm, çok süre. Günümüz Londra'sında geçiyor bile olsa, bence Sherlock Holmes'lar içindeki en güzel Sherlock bu dizide. Martin Freeman ise Dr. Watson olarak karşımızda. Şimdi ben izniniz olursa 2014 yılında çokan son sezonun bölümlerini azar azar özetleyerek dördüncü sezona giriş yapmayı amaçlıyorum.

Üçüncü sezona başlarken ne olmuştu? O lanet ikinci sezonda çok sevgili Moriarty (ha bu arada ekleyeyim, elementary'deki Moriarty de bir kadındı. Üstelik Sherlock kadına aşıktı hahaha. Onu da izleyin bakın.) ortaya çıkmış, Sherlock'u köşeye sıkıştırmıştı. Sherlock da intihar etmişti. En azından Watson bunu görmüştü.
Aradan 2 sene geçmiş bir halde üçüncü sezona başlıyoruz. Watson, bir şekilde hayatına devam etmeye başlamış, asistanıyla güzel bir ilişkisi vardır. Tam evlenme teklifi edeceği sırada, eski bir yüzü görür ve dünyası altüst olur. Birinci bölüm daha çok Watson ve Holmes'un tekrardan birleşmesini konu alır. Bu bölüm aynı zamanda bize Mary'yi tanıtır. Müstakbel yengemiz.



İkinci bölüm, birinci bölümden kat kat daha güzeldi. Mary ile John'un düğünlerini odak noktasına alan bölümde, Sherlock, sağdıç olarak karşımıza çıkıyordu. Burada John'un sağdıçlık teklifine verdiği tepkileri, konuşmalarını dinlerken oldukça komik anlar yaşıyorduk. Keza Sherlock kendisini yüceltirken batırmayı, batırırken kurtarmayı çok iyi becerebilen bir adam. Eski cinayetleri alıntılayıp John ile geçirdiği vakitleri anlatırken düğünde olan anormalliği yakalar ve bir cinayeti daha çözer.



Son bölüm ise olay örgüsünün tam olarak çizildiği ve giriş gelişme ve sonucun aynı anda sunulduğu bir bölüm olur. Charles Augustus Magnusson adındaki bir adamın etrafına yaptığı şantajları konu edinen 3. bölümde, Mycroft ile Sherlock'ın birbirlerine zıtlaşmalarını ve Sherlock'ın uyuşturucu problemi olduğunu öğreniyoruz. Meğersem Sherlock zamanında uyuşturucu sıkıntısına girmiş ama toparlamışlar. Mycroft, Magnusson'dan uzak durmasını söylese de Sherlock burnunun dikine gidiyor ve kendisini olmadık bir noktada buluyor. Keza Magnusson hakkında bilgi edinmek için ofisini bastığı dönemde, sevgili Mary Watson'ı elinde bir silahla adamı öldürme teşebbüsünde yakalıyor. Mary, Sherlock'u göğsünden vuruyor ve Magnusson'ı öldürmeden uzaklaşıyor. Tabi taktir edersiniz ki Sherlock için bu bir yıkım. Hayatta kalmak için zihin sarayını kullanmak durumunda kalıyor ama en çok güvendiği insanlardan biri tarafından vurulmuştu.

Daha sonra öğreniyoruz ki, Mary aslında CIA'in bir ajanıymış ve zamanında çok fazla adam katletmiş. Bir dönem serbest çalışmış. Şimdi de kendisini o hayattan uzak tutmaya çalışırken Watson ile tanışıp hayatını onunla birleştirmiş. Magnusson ise bu bilgiyi kullanmaya kalkıyordu. Üstelik de bunu çok iyi bildiğimiz bir yöntemle yapıyordu. Tıpkı Sherlock gibi zihin sarayı kullanıyordu. Sherlock, Mary'yi ve dolaylı yoldan Watson'ın mutluluğunu kurtarmak için Magnusson'ı öldürüyor ve bundan dolayı da Mycroft'ın yardımıyla sürgüne gönderiliyordu.
Uçak tam kalktığı an tüm İngiltere'nin sosyal medyası hackleniyor ve öldüğünü sandığımız Moriarty'nin resmi çıkıyordu.

Tipi bozuk bi'kere.
2 sene önce işte bizi bu noktada bıraktılar. Sherlock katil olmuş uzak diyarlara gizli görev için uçacakken, kafasına sıktığını net bir şekilde gördüğümüz Moriarty bir anda geri hortladı diye İngiltere'ye geri dönmek durumunda kalıyordu.

Fragmanları izledim. Misal bu: tık Oldukça karanlık bir havası var. Sherlock oldukça zor durumlara düşecek. Herkes gergin. Herkes kızgın. Moriarty diye çıktıkları işte dombili bir amca var sınır bozucu muhabbetleri var falan... 4. sezon, 3. sezonun aksine çok stresli geçecek gibi duruyor ama Sherlock bu. Eminim ki güzel olacak ve biz yine keyifle izleyeceğiz.

Açıkçası umudum yüksek. Uzun zamandır bu sezonu bekliyorduk. Hayranlar çıldırıyor, herkes Sherlock diye bağırıyor. En iyi Sherlock uyarlaması da bana göre bu dizi. E benim için yeterli kıvamı oluşturmuşlar. Yokluğunda Elementary izlemekten beynim kurudu Sherlock. Gel artık.

Elementary de kötü değil yahu, ama bir Sherlock değil.

Okuduğunuz için teşekkür ederim. Bir sonraki yazımda görüşünceye dek, sevgiyle kalın :)

Beni takip edebileceğiniz hesaplar:
Instagram
Twitter
Facebook

18 Aralık 2016 Pazar

Rogue One Vizyonda. Gittik Gördük, Ne Düşündük?

-- DİKKAT BU YAZI AĞIR SPOILER İÇERİR--

Star Wars'ın yeni filmi hali hazırda vizyonda. Bir önceki öngörü yazımda da belirttiğim gibi, gerçekten bir yama hikayesi olmuş. Eksikleri var ama bana göre artıları daha fazla. 



Öncelikle, Rogue One ne anlatıyor?
Rogue One'yi Ölüm Yıldızı adlı silahın planlarını çalmaya karar veren bir grup asinin hikayesi şeklinde özetleyebiliriz, ama merak etmeyin ben zaten filmi size burada komple özetleyeceğim.

Jyn Erso
Baş karakterimiz olan hatunun adı Jyn Erso. Kendisi, İmparatorluk'un başarılı bilim adamı/mühendislerinden Galen Erso'nun kızı. Galen Erso, Klon Savaşları esnasında ipini İmparatorluk'tan kurtarıyor ve tabiri caizse kaçıyor. Bir eşi ve minik bir kızı olan Galen, bir şekilde İmparatorluk'un peşinden geleceğinin farkında. Bu yüzden tenha bir gezegende, çiftçi gibi yaşayarak bir süre idare etmeye çalışsa da ne yazık ki bulunuyor. Kızı Jyn, bu baskından kurtulurken o ve eşi İmparatorluk'un askerleriyle yüzleşmek durumunda kalıyor. Eşi vurularak ölürken Galen ise tutsak olarak götürülüyor.

Galen Erso

Bundan sonra anlaşıldığı kadarıyla Galen'a Death Star (Ölüm Yıldızı) silahını yaptırtıyorlar. Galen ise reddetmeyip bu silahı yapmaya karar veriyor. Çünkü biliyor ki, o yapmazsa bir başkası yapacaktı, ama o yaparsa Ölüm Yıldızı'nı yok edecek olan sistemi içine tasarlayabilirdi. Seneler, seneleri kovalıyor. Galen, herkes tarafından hain bilinirken, galaksinin en güçlü silahını inşa ederken, onu yok etmenin yolunu da içine gizliyor. Daha sonra kendi bölüğünden bir kargo pilotuna gizli bir mesaj kaydederek eski dostu Saw Gerrera'ya gönderiyor. Asiler de bunun haberini alıyorlar. Jyn'i bulup ikna ederek Saw ile görüşmesini ve mesajın kendilerine verilmesine ikna etmesini istiyorlar - bir nevi.

Gel zaman git zaman, olaylar geçiyor, Jyn, Saw'dan babasının mesajını dinliyor. Ölüm Yıldızı'nın yok edilebilir olduğunu öğreniyor ve asileri bu silahın planlarını çalmaya ikna etmeye çalışıyor. Asilerin söz sahibi kesimi bu olaya yanaşmıyor, ama bir grup asker gönüllü oluyor ve Jyn onlarla birlikte planları çalmak için yola çıkıyor. Büyük bir kaosun sonunda ise planları gönderiyorlar ve Rogue One askerlerinin hepsi Jyn ile birlikte kahraman oluyor. 

Özet bu şekilde, gelelim görüşlere!



Öncelikle, tipik Star Wars girişinden eser yoktu. Bu durum bende bi' noksanlık yarattı. Ne bileyim, Star Wars serisinde alışmışız akan yazılarla durumun özetini dinlemeye. Böyle bir şey olmadı ve direkt olarak hikayeye başladı. Bundan dolayı eksik hissettim. 

Star Wars A New Hope ve akabinde gelen bazı insanların görüntülerini tekrar yaratmak için CGI kullanmışlar, ama o kadar güzel kullanmışlar ki, gerçekten fark etmek için çok dikkatli bakmak gerekiyordu. Mesela Prenses Leia için bu kullanışmıştı. Bir an için gerçekten o zannettim. Hatta belki dördüncü filmden sahneyi mi aldılar diye düşündüm. 

Ha bu arada, eski filmlerden sahnelere yer vermişler. Bence yani... Kesin vermişler. Gerçekten o eski havayı filmde yakaladık. Belki de insanların bu kadar sıcak bakmalarına sebep olan şey buydu. Bir ara R2D2 ve C3PO'yu bile gösterdiler. Çok mutlu oldum.

Tatlı şey ^.^

Bunun dışında yeni bir yapay zeka ile tanıştırdılar bize. Eski bir İparatorluk robotu olan K-2SO. Ben böyle güzel bir AI görmedim ömrümde. Laf sokuşları, stratejik hesapları vs., filmin ihtiyacı olan komik sahnesini tamamen karşılıyordu. O karaklık hikayeyi çok daha tatlı hale getirmişti. C3PO ve R2D2, BB8'ten sonra çok da akıcı konuşan, laf sokan, yetiştiren bir robot gerçekten bana çok iyi geldi.

Bu arada fragmanda bazı gördüğümüz sahneler yoktu. Mesela Star Wars Rogue One Trailer 1'i açın. Orada birçok sahneyi filmde göremiyorsunuz. Daha gerçekçi bir fragman için 2. fragmanı tercih edebilirsiniz. Yine de bir görseli şöyle bırakıyorum:

Robot: Captain said you are a friend. I will not kill you. Jyn: Thanks. Böyle bir şey yoktu misal.

Yani aslında bize sunacaklarından çok daha fazla bir hikaye vardı ama kırpa kırpa minicik bir yer göstermiş gibiler. Extended Edition falan çıkacak herhalde, orada görebiliriz görürsek. Bu bir tahmin. Attım yani, çıkıp çıkmayacağını bilmiyorum. Bilen varsa bana da ses etsin.

Bana göre vıcık vıcık bir aşk muhabbeti olmaması güzel de oldu. İçimiz dışımız durduk yere bu kadar çabuk birbirine aşık olan karakterlerle çevrildi zaten. Yeter, iş başka aşk başka. Karakterler arasında yakınlaşma olsa bile yerinde ve kararındaydı.

Jyn'in tekrardan babasını kısa bir süreliğine bulması da ihtiyacımız olan duygusal sahneyi karşıladı.

Bana göre Saw Gerrera'nın sahnesi çok çok azdı. Ondan daha ekmek çıkardı. Ya bana kalsa bu Rogue One bile kendi başına bir seri olurdu. 2 saate sığdırmak için çok hızlı hızlı atlamışlardı. Ne bileyim, daha fazla görmek istedi gözlerim. Tadı damağımızda kaldı. 

Ah bir de bonus: Darth Vader. Ah Anakin aaah! Yatacak yerin yoktu da işte... Yazıklarım olsun, geleni geçeni tekrar öldürdün. Seni tebrik ediyorum. Force'a karışmayaydın, diyecek lafımız çoktu. Torunun senden de salak. Bak kızdım yine.

Açıkçası yalan değil, yedinci bölümden daha çok hoşuma gitti. Star Wars : Güç Uyanıyor, tam bir Disney Prensesi gibiydi. Belki 8 ve 9 ile birlikte hikaye daha da oturur ve tok bir hal alır ama gerçekten disney prensesi gibi film yapmışlar arkadaşlar. Rogue One izleyin de SW tadınız geri dönsün.

Benim zamanındaki öngörülerimi içeren yazım için de tık tık
Okuduğunuz için teşekkür ederim. Bir sonraki yazımda görüşünceye dek, sevgiyle kalın.

Beni takip edebileceğiniz hesaplar:
Instagram
Twitter
Facebook

14 Aralık 2016 Çarşamba

Despicable Me 3 Geliyor!

Sabah sabah uyandım, kalktım gene karanlık bir sabah. Tam diyecektim ki "böyle hayatın ızdırabını...." bir şey oldu. 
Minik bir şey. Güzel bir şey.
Despicable Me 3'ün fragmanını gördüm.
Geliyormuş, hiçbiriniz de bir şey demediniz. Neyse hadi benden duymuş olun, 2017'nin yazında gelecek olan yeni film, eskilerini aratmayacak gibi duruyor.



Fragmanı incelediğimiz zaman görüyoruz ki Gru, Lucy ile hala güzel bir birlikteliğe sahip. Öyle huysuz bir adamdan böyle güzel bir aile babası nasıl çıkardılar, hayret etsem bile bu durum hoşuma gidiyor. Bence herkes mutlu olmalı. Özellikle de Gru gibi Tim Burton karanlığındaki adamlar.

Bir de işin içine Bathazar Bratt diye biri girmiş. 80'lerin ruhunda sıkışıp kalmış olan bu beyimizin, hakkında şöyle bir araştırma yaptığımda, 80'lerin çocuk starlarından olduğu söyleniyor ama 14 yaşında ne olduysa popülerliğini kaybetmiş. 

Bathazar Brat The Velet
Michael Jackson'ın dans figürleriyle kötülük yapan Bathazar Bratt (yalnız adamın adı bratt. Baltazar veledi seni.) fragman'da devletin koruduğu bir elması gemiden çalmaya çalışıyor. Çok güzel yaratmışlar bu karakteri, bayağı beğendim figürlerini. En çok da Gru'nun "uzatma arkadaşım" tavrına bayıldım :)
(bkz: uzatma)
Popüler kültürden de geri kalmam. tık
Bu yazıda şu örneği verdim ya, bana helal olsun.
Fragmanı henüz görmeyenleriniz için, şuraya bırakıyorum.


Okuduğunuz için teşekkür ederim. Bir sonraki yazımda görüşünceye dek, sevgiyle kalın :)

Beni takip edebileceğiniz hesaplar:
Instagram
Twitter
Facebook

13 Aralık 2016 Salı

Ozan Beedle Kimdir? || Harry Potter Evreni || The Tales Of Beedle The Bard || Hikayelerin Özetleri

15. yy'da yaşamış olan bir yazarı ele alalım. Ozan Beedle. Kendisi, büyücü dünyasında birçok çocuğun büyürken aklına kazıdığı hikayelerden bazılarının sahibidir. Bunlardan en önemlisi de "Üç Kardeşin Hikayesi". Ozan Beedle, yazdığı hikayelerde temel amaç olarak, tüm çocukları hayata hazırlamayı güdüyordu. Büyücü olsun olsun, birçok çocuk hikayesinde iyi olanın, azimli olanın kazanacağı bilgisi yer alır. İşte Ozan Beedle'ın hikayelerinin de özeti budur. Yine de çok fazla eleştiriye tabii tutulmuştur. Öncelikle, bu hikayelerin yazıldığı dönem, büyücü dünyası ifşa olma tehlikesi altında olduğundan ve Muggle'lar tarafınan baskı gördüklerinden dolayı, içlerinde muggle'lar ile dostluk teması bulunan eserleri resmen belirli bir kesim tarafından linç edilmiştir. Aynı zamanda, hikayelerin usluplarının çocuklar için ağır olduğunu iddia edenler de çıkmış. Bunlardan biri de Beatrix Bloxam adlı bir kadın. Kadın bu hikayeleri komple almış ve Mantarzehri Masallar diye, uslubu daha ciciş bücüş olan bir kitap yazmış. Ama Kıllı Kalbi hiç sokmamış bile. Nedeni ise aşağıda.

Ozan Beedle'ın Hikayeleri adı altında toplanan minik kitapta toplamda 5 tane hikaye yer alır. Her biri birbirinden konu olarak tamamen farklı olan bu hikayeleri, kitapta orijinal halini okuyoruz ve daha sonra Albus Dumbledore tarafından yorumlanışını okuyoruz ki Dumbledore'un kendi kaleminden çıkan yorumlar, çoğu zaman bana hikayelerden daha değerli gelmişti.

Eğer tüm bu kurgudan kurtulup esas konuyu merak ediyorsanız onu da söyleyeyim. J.K. Rowling bu kitabı, Lumos için yazmış. Lumos, çocukların bakımını üstlenen bir sivil toplum örgütüdür. Bu kitabı alarak Lumos'a maddi bir bağış yapmış sayılıyorsunuz. Yani yazarın cebine gitmiyor parası.

--DİKKAT!!! BUNDAN SONRASI HİKAYELERİ OKUMAYANLAR İÇİN SPOILER NİTELİĞİNDEDİR !!!--

Hikayelere şöyle bir göz atmak gerekirse:

 1. Büyücü ve Zıplayan Kazan



Kitabı açtığımız zaman karşımıza çıkan ilk hikaye bu oluyor. Özet geçmek gerekirse, bir büyücünün iyilik yapmaya zorlanmasını konu alıyor kitap.
Özeti: Büyücü adam, bulunduğu ülkede herkese iyilik yapar. Muggle'lara çaktırmadan kazanında iksirler hazırlar ve sanki kocakarı ilacı gibi gösterip verir. İksirler, Muggle'ların dertlerine şifa olur. Gel zaman git zaman büyücü yaşlanır ve ölür. Büyülü kazanıyla birlikte her şeyini oğluna bırakır. Birgün oğlu eşyaları karıştırırken bir adet ayakkabı bulur. Yanında da not vardır. "Umarım bunu kullanmak zorunda kalmazsın." 
Oğlu ise, babasının aksine; aksi, lanet bir adamdır. Muggle'lardan nefret eder ve hiçbirine yardım etmek istemez. Birgün kapısına biri dayanır. Torununun her yanını siğil basmıştır ve yardım istemektedir. Adam onu kovar. Ama kazan rahat durmaz. Acayip sesler çıkararak tüm yüzeyi siğillerle kaplanır.Tam o sırada başka biri gelir, eşeğinin kaybolduğunu söyler. Büyücü onu da kovar. Kazan anıra anıra siğilli bir halde tüm gece adama musallat olur, uyutmaz. Hal böyleyken, bir süre sonra adam çıldıracak hale gelir ve kazandan kurtulmak için herkese yardım etmeye başlar. Kazan da rahatlar ve siğillerinden, sinir bozucu gürültülerinden kurtarır adamı. Adam döner kazana "Ee?" gibi bir şeyler der. Kazan o tek ayakkabıyı içinden çıkarıp adama giydirmesi için verir. Bundan sonra da büyücü, kazanın delirmesinden korktuğu için karşılaştığı herkese yardım etmeye başlar.

Sonuç: Bu ne biçim hikaye, Allah kahretmesin sizi. Zorla yapılmış iyilik iyilik midir ya? Kitapta, Dumbledore'un bu hikayeyle alakalı yorumları da yer almakta. Özellikle o dönem yükselen Muggle karşıtı görüşler neticesinde, bu hikayeye gelen tepkileri yorumluyor.

2. İyi Kader Çeşmesi



Bu hikaye, Zıplayan Kazan'dan çok daha güzel bir hikaye bana göre. Öncelikle 3 kadın büyücü ve bir tane de talihsiz şövalyenin hikayesi diyebiliriz. Yılda bir kere, en uzun günde, tek bir talihsiz kişi eğer bu çeşmenin sularında yıkanırsa talihi dönüyor. Bu yüzden ülkedeki büyücü olsun olmasın birçok kişi bu çeşmeyi bulmak için çabalıyor. 3 hanım büyücü de bu 'yarışmacı'ların arasında. İsmi Asha olan büyücünün kimsenin iyileştiremediği bir hastalığı varmış. Çeşmeyi hastalığından kurtulmak için kullanacakmış. Altheda isimli büyücü ise, tüm malını ve asasını başka kötü bir büyücüye kaptırmış. Çeşmede yıkanarak güç ve para kazanmayı amaçlıyormuş. Diğer büyücümüzü adı ise Amata'ymış ve sevdiği adam tarafından ihanete uğramış. Çeşme sayesinde bu acıdan kurtulmayı planlıyormuş. Bu 3 cadı, uyanıklık etmiş, en azından çeşmeye gidene kadar birlikte çabalamaya karar vermişler. Bu 3 cadı, çeşmenin olduğu bahçeye doğru giderken, bir şekilde Şövalye ile karşılaşırlar. O sırada oluşan hengame yüzünden aldatılan kızımız Şovalye'yenin zırhına takılır ve bahçeye adamı da sokar. Bir süre tartışan 3'lü en sonunda bu şövalyeyi de yanlarına alma kararı alırlar. Şövalye de tamamen başarısız bir şövalyeymiş. O yüzden herkes onu Sör Bahtsız olarak bilirmiş. Bahçede ilerlerken 4'lü çeşitli sınavlardan geçer. En sonunda çeşmeye geldikleri zaman ise, etraftaki şifalı bitkiler sayesinde zengin olma amacı güden ölmek üzere olan büyücüye yardım edip iyileştirmiş, Kız iyileşince de bu yeteneğinden para kazanabileceğini düşünmüş ve Çeşmede yıkanmaktan vazgeçmiş. İyileşen de sağlığına kavuştuğu için vazgeçmiş. Diğer hanım kızımız da bahçede huzur bulduğu için vazgeçmiş. Hepsi hakkını Şövalyeye vermiş. Şövalye yıkanmış ve o gazla Amata'ya evlenme teklifi etmiş. Amata da kabul etmiş. 

Sonuç: Hikayenin sonunda "Hiçbiri Çeşmenin sularının herhangi bir büyüsü olmadığını bilmemiş, bundan şüphe etmemiş." gibi bir cümle yer alıyor. Büyük olasılıkla bu hikayenin asıl amacı "güç içinde içinde." konseptiymiş. Yine de Dumbledore bu hikayenin de Muggle'lar ile yakınlaşmadan dolayı çok tepki çektiğini, özellikle Malfoy ailesinin bu hikayenin okutulmaması ve Hogwarts kütüphanesinde olmaması için çok çaba sarf ettiğinden falan bahsetmiş. Dumbledore ile Malfoy arasındaki o sürtüşme işte bu hikayeden geliyormuş.

3. Sihirbazın Kıllı Kalbi



Hikayelerin içinde en pislik hikaye de bu olsa gerek. Bu kadar insan doğasını güzel anlatan başka hikaye yok. Diğer tüm hikayelerde bir şekilde iyi veya idare eder diyebileceğimiz bir son varken, bu hikaye komple kötü son. 
Şöyle ki, ruhsuz, pis, aksi, genç bir büyücü varmış. Anası babası ölmüş, adam bunda bile "oh oh iyi, tüm kale bana kaldı mis." gibi bir yorumda bulunmuş. Kendi yaşıtları içinde hep gözde, en iyi oymuş. E yıllar geçmiş, arkadaşlarının hepsi birer birer evlenmeye başlayıp bununla dalga geçer hale gelmişler. Bu da arkadaşlarından geri kalmamak için, en güzel, en zeki ve en yetenekli cadıyı bulma kararı almış. En az kendisi kadar zengin olmalıymış. huyu huyuna suyu suyuna yani.
Tam da öyle bir kadın bulmuş ama ne yaparsa yapsın kadını bir türlü etkileyemiyormuş. Kadın onun ruhsuzluğunu görüyormuş. Kadın en sonunda onun kalbi olduğundan şüphe ettiğini söyleyince adam cadıyı kalesinin bodrumuna götürmeye karar vermiş. (türk aklı. kesin kızı... neyse.) burada büyücü, cadıya, kristal bir tabut içine hapsettiği kalbini göstermiş. ama kalbin her tarafı kıllarla çevriliymiş. cadı bundan nefret etmiş ve kalbi ait olduğu yere koyması için yalvarmış. büyücü de kadını etkilemek adına dediğini yapmış. bunca süredir bir şeyler hissetmeye aç olan kalbi, kadının dokunuşuyla aşkı hissetmiş ve kadının kalbine sonsuza dek sahip olmak adına kadının kalbini söküp almış adam. kendi kalbiyle yer değiştirmek istemiş ama kıllı kalbi bir türlü göğsünden çıkmak bilmemiş. adam da zorla kalbini sökmüş çıkarmış. iki kalp de elindeyken kan kaybından ölüp gitmiş. 

sonuç: what the fuck did i just read?
tam bir fail vakası bana göre. ama kıllı kalbe sahip olma deyimi bu hikayeden sonra yayılmış. büyücüler, çocuklarının bu hikayeyi kaldıracağı yaşa kadar da anlatmamışlar. zaten daha küçük çocuklar da bu hikayeyi duyunca psikolojileri falan bozuluyormuş. acayip. ben küçükken zombileri kesiyordum playstation'da. hiç de bir şey olmadı. kıllı kalbinizi yiyeyim.

4. Babbitty Rabbitty ve Kıkırdayan Kütüğü

Çok çok uzun zaman önce bir kral varmış. Bu kral, sihir gücünün sadece kendisine ait olması gerektiğine inanırmış. Bu yüzden bir cadı avlama bölüğü kurmuş. Aynı zamanda da kendisine bir sihir hocası aradığına dair duyurular astırtmış. E haliyle ülkedeki tüm cadı ve büyücüler "hadi lan oradan. dalga mı geçiyor bu adam?" diyerek kendilerini gizlemişler. bundan yararlanan bir dolandırıcı da fırsat bu fırsat deyip, krala "ben büyücüyüm. seni eğiteyim." demiş. işte gel zaman git zaman, kralı oyalayabildiği kadar oyalamış. ama kral da sabırsızlanıyormuş. Birgün dolandırıcı bir dal parçasını krala asa diye yutturup sözde büyüsünü çalıştırırken kadının teki bunlara dayanamamış ve gülmüş. Kral da çok gücenmiş. Dolandırıcıya herkesi çağıracağını ve büyü yapmayı beceremezse adamın kafasını uçuracağını söylemiş. Dolandırıcı da o korku ve sinirle öç almak için kadının yanına gitmiş ama o da ne? Kadın meğer bir cadıymış. Dolandırıcı tehdit etmiş kadını. Kral büyü yapıyormuş gibi gösterteceklermiş halk önünde. Kadın sormuş, "ya benim yapamayacağım tarzda bir büyü yapmaya kalkarsa diye? dolandırıcı adamın salak olduğunu, öyle bir şeyin aklına gelmeyeceğini söyler. 
Gün gelir, kral, herkesin önünde büyü yapmak için öne çıkar. İşte atı uçuracağım der, atı uçurur. Onu kıracağım der kırar. Sonra izleyenlerden biri ölen birisini geri getirmesini ister. Kral da gazlanmış ya, sopayı sallar sallar bir türlü büyü işlemez. Çünkü büyüyle bile olsa, ölen hiçbir canlı hayata geri gelemezmiş. Millet gülmeye başlayınca, kral da dolandırıcıya döner, "Tez ola kellesini uçurun." demiş. Dolandırıcı durur mu, bizim bu kadını göstermiş (bu arada kadının adı Babbitty), işte büyü yapmanıza engel olan kişi bu diye hedef göstermiş. Kadın da kaçmış. Kral ve askerleri de peşinden. Gitmişler gitmişler, en sonunda av köpeklerini bir ağacın yanında havlarken bulmuşlar. Dolandırıcı da demiş, "Kadın kendisini ağaca çevirdi." Ağacı kesmeye kalkmışlar, ağaç konuşmuş. Bir cadıyı ikiye bölemezsiniz. İsterseniz büyücünüzün üzerinde deneyin görün diye. Bunlar da saf. İnanmışlar. Büyücüye saldırmaya kalkmışlar. Dolandırıcı da dizlerinin üzerine çökmüş. Büyücü olmadığını anlatmış. Bunun üzerine kütük, lanetlendiklerini söylemiş. Babbitty'Nin heykelini dikip cadı ve büyücülere rahat vermeleri koşuluyla laneti kaldıracağını söylemiş. Kral da korkak, dediğini hemen yapmış. Ondan sonra cadı ve büyücüler hep rahat yaşamışlar.

Sonuç: Ben çocuk olsam, Muggle'ları işime geldiğim gibi yönlendireceğimi anlardım buradan. Ama bu hikaye aslında büyü edebiyatında Animagus'un işlendiği ilk hikaye olarak ün salmış. Ha bir de, çocuklara ölümü anlatıyormuş. Hani, ölüyü canlandıramadı ya Kral. O hesap.

5. 3 Kardeşin Hikayesi

Bu hikayeyi anlatma gereği duymuyorum. Filmleri izleyen, kitapları okuyan herkes zaten çok iyi biliyor. Özetle, ölümü kandıramazsın, anca geciktirirsin. Ölüm yadigarlarını anlatan eser, çocuk masalı olarak anlatılsa bile, aslında daha sonradan hikaye akışıyla anlıyoruz ki oldukça gerçemiş. Görünmezlik Pelerini, Diriltme Taşı ve Mürver Asa gerçekten varmış. Hepsi bir araya geldi mi ölümü dahi yenebilirmişsin. Hikayeyi biliyorsunuz.

Yine de Ölüm Yadigarları, Dumbledore ve Grindelwald arasındaki ilişkiyi daha detaylı okumak isterseniz, sizi şöyle alayım : tık

Asalar hakkında daha detaylı bilgi almak isterseniz : tık

Buraya kadar okuduysanız teşekkür ederim. Bir sonraki yazımda görüşünceye dek, sevgiyle kalın :)

Beni takip edebileceğiniz hesaplar:
Instagram
Twitter
Facebook

12 Aralık 2016 Pazartesi

The Lego Batman Movie Fragman İncelemesi

Merhabalar!
Biliyorsunuz daha önceki The Lego filminden bu yana neredeyse 3 sene geçti. Şimdi ise The Lego, daha değişik bir şekilde karşımıza çıkıyor. İçinde adeta ironinin net bir şekilde barındığı bir film olacağından ben tamamen eminim. The Lego, Batman'in hikayesini ele almış.


Fragmanı izlediğimde oldukça gülümser halde buldum kendimi. Düşünsenize, karanlıktan beslenen bir hikaye var aslında ortada. Batman gibi karanalık bir karakterden insanları güldürecek bir film çıkarabilecekler mi cidden merak ediyorum.

Fragmanlarından da gördüğümüz üzere, filmin ana hikayesi büyük olasılıkla Batman'in aile olabilme çabası olacak. Evlatlık aldığı Robin ile arasındaki bağı güçlendirirken şehre saldıran Joker ile uğraşıp duracaklar. Ve bit tabii arkalarda bir yerde Wonder Woman, The Flash, Superman'i de gördüm. Sizi bilmem ama bu film uzun zamandır yaratılmaya çalışılan karanlık ve sert Batman algısını tamamen yıkacakmış gibi geliyor. Belki de hep birlikte Bruce'un içindeki insanı görebileceğiz, kim bilir? 



The Lego filminin zaten birinci amacı, güzel esprilerle düzgün bir deneyim yaşamaktı. Bana göre Batman, ilk filmden de güzel olacak gibi. Keza malzemenin kalitesi çok iyi.

Ayrıca fragmanlarda Batman'in Joker'e verdiği ayar ve Joker'in normalinin aksine daha salak gibi durması da oldukça hoşuma gitti. O kadar uzun zamandır Joker karakteri tarafından geriliyormuşum ki, resmen bir bardak soğuk su etkisi yarattı.

Ayrıca belirtmeliyim ki, Barman V. Superman filminden hiç hazzedememiştim. Hele hele extended versiyonunu izlemiş ve sahneler arasındaki kopukluktan dolayı filmden adeta kopmuş, Batman dünyasına karşı azıcık soğumuştum. En azından o seriye karşı. Burada sizlerle Batman mi daha iyi Superman mi tartışmasına girmek istemiyorum, ama sanırım ben Superman'ciyim. Bana göre, Superman o filmde daha iyi işler yapabildi. Eğer yapamıyorsa, Batman o kadar iyi işler çıkaramamalıydı. 



Bilmiyorum ya, şiddetle Batman'i savunan tanıdıklarım da mevcut. Bir türlü kafamda Batman'i Superman kadar iyi bir noktaya getiremiyorum. Belki de o karanlık temasındandır. Ama lütfen yani arkadaşlar, tank gibi gezen bir Batman görmüştük en son. Birkaç ton vardı herhalde kıyafeti.Ben yeni Batman'den ziyade eski filmlerin insanıyım. 

Gözünüz Batman görsün
Tüm bu ön yargıların ışığında büyük olasılıkla diğer filmlere de pek ısınamayacaktım. İşte sırf bu yüzden Lego'nun yeni filmini hevesle bekliyorum. Kafamdaki Batman algısını yıkacak yegane bir şans yakalamışken asla kaçırmayı planlamıyorum. 

Son olarak ekleyelim, film Şubat 2017'de vizyona giriyor. Batman'i Will Arnett, Robin'i Michael Cera seslendirecek. Hadi bakalım Batman, yüzümüzü kara çıkarma. Seninle alakalı umudumuz büyük.

Okuduğunuz için teşekkür ederim. Bir sonraki yazımda görüşünceye dek, sevgiyle kalın :)

Beni takip edebileceğiniz hesaplar:
Instagram
Twitter
Facebook

9 Aralık 2016 Cuma

Spider Man Homecoming İlk Fragmanı Taze Çıktı!

Aloha sevgili Marvel evrenini sevenler.

Spider Man'in Marvel Studios'tan çıkan filmi için hazır mıyız?

Geçtiğimiz sene Civil War ile Tony Stark'a yardımcı olan Spider Man'in aslında film olarak gelmesini hepimiz bekliyorduk. Sonunda yayın tarihi belli olmuş. 28 Temmuz 2017.

Biraz fragmanı inceleyelim ne dersiniz? 





Bana göre liseli Peter Parker fikri pek iç açıcı değil. Evet tamam, yeni yetme Peter'ın olgunlaşma sürecine hep birlikte tanık olacağız belki ama ne bileyim, ilk Spiderman filmlerindeki o karaklık havadan sonra The Ultimate Spiderman'e de pek ısınamamıştım. Yine de Marvel'in hatrına bu filme bir şans vermeye karar verdim. (Hem zaten vermezsek öncesi ve sonrasındaki hikayelerde kopukluk yaşayabiliyoruz. Tüm karakterler birbirine girmiş halde.)

Fragmanda özellikle Tony Stark'ın geniş bir sahne aralığı olduğu ortada. Gerçi fragmanlara güvenilmez. Bakarsınız tek göründüğü yerler zaten fragmanda yer alan sahnelerdir falan. Pek ümitlenmeyelim. Hem zaten Robert Downey Jr.'ın hemen hemen her Marvel filminde olması beni biraz baymaya başladı. Bu işin ekmeğini ne de güzel yedin Robert be. Zengin oldun, bari bırak da spot ışıkları bu sefer Spider ergeninde olsun ya.

Civil War'da Spider Man'in karakterini biraz hatırlayalım. Hevesli, girişken ve Iron Man'e yardımcı olacağı için mutluluktan havalara uçan, biraz tasasız bir karakterdi. Eh öyle olmak zorunda, kaç yaşında 15 falan mı?

Liseli Spider Man
Hikaye, Civil War'dan hemen sonra başlıyor olacak ki Peter henüz Tony Stark tarafından verilmiş olan kostumu ilk defa deniyor. Soygun sahnesinde, kıfayefetiyle alakalı şaşkınlık ve keyif içeren yorumundan bunu anlıyoruz. Aynı şekilde Tony, henüz Peter çok küçük olduğu için onun başının belaya girmesini istemiyor. Belli ki biraz sorumluluk duyuyor ve çocuğa bir şey olması en son isteyeceği şey. Zaten Tony'nin çocuklarla ne denli iyi anlaştığını hepimiz biliyoruz.

Iron Man ve O kadar da Liseli olmayan Spider Man
Filmde aynı zamanda kötü adam olarak Akbaba'yı görüyoruz. Akbaba kimdi diye soracak olanlara özet geçersek, kendisi aslında girişimci ruhlu bir yatırımcıdır. Çok yakın arkadaşıyla birlikte B&T Electronics'i kurduktan sonra, arkadaşı tarafından dolandırıldığını anlayınca, şirketin icadı olan akbaba kostümünü giyer, paraları çalar, şirketi fabrikaları yakar ve intikamını alır. Bu sayede de kendi suçluluk yaşamına başlar. Birçok defa da Siperman ile karşı karşıya gelir. 

İlk film için seçilen karakter ne kadar doğrudur bilemiyorum ama zaten liseli Peter Parker'ın çok fazla karanlık bir teması olamazdı. Bir Captain America, bir Thor gibi büyük kahramanlıklar beklemek zor. Yine de Peter Parker'ın bu filmde, süper kahramanlığın havalı bir şey olmaktan ziyade büyük güçlerin büyük sorumluluklar getirdiğini öğreneceğini düşünüyoruz. 

Spider Man, Marvel'in ana karakterlerinden biri olur mu? Yoksa çıtır çerez bir süper kahraman olarak hayatına devam mı eder, bunu sanırım birkaç sene sonra izleyicilerin tepkilerine göre bilebileceğiz. Şimdilik, ben olsam çok da büyük bir şey beklemezdim.

Hem zaten Thor falan geliyor. Artık Thor'un Civil War esnasında neden arkadaşlarını toparlamak adına orada olmadığının anlatılması lazımdı zaten. 

Okuduğunuz için teşekkür ederim. Bir sonraki yazımda görüşünceye dek, sevgiyle kalın :)

Beni takip edebileceğiniz hesaplar:
Instagram
Twitter
Facebook


8 Aralık 2016 Perşembe

Tüm Zamanların En Kötü Büyücüsü: Gellert Grindelwald! || Fantastic Beast And Where To Find Them: Grindelwald

Voldemort da kimmiş? Hmmpf! Tüm zamanların en korkunç büyücüsüyle tanışın:

Genç Gellert Grindelwald (erik gibin maşallah)
1883 yılında doğduğunu bildiğimiz Grindelwald, Newt Scamander gibi okuldan kovulan bir büyücü. Durmstrang'ta okuyan Grindelwald, gümüş beyazına yakın sarı saçları, oldukça beyaz teniyle hayalet gibi etrafta gezinirken, Karanlık Sanatlara karşı ilgi duymasıyla ünlenmiş. Tıpkı Newt gibi, hoş görülmeyen deneyler yaptığı için okuldan atıldıktan sonra ki hemen ekleyelim Newt böyle deneler yapmamıştır, başka birisinin suçunu üstüne almıştır, kendi emelleri için daha fazla vakit bulmuş olacak ki oldukça çılgın işlere imza atmış. Şimdi bu atılma hikayesini biraz inceleyelim. Durmstrang'tan atılmak Hogwarts kadar kolay mı? Doğası gereği zaten karanlık ve sert bir okul olan Durmstrang, Grindelwald için en iyi okulmuş. Slytherin bile Grindelwald'ı kabul edemezdi sanırım. Hatırlarsınız 3 Büyücü Turnıvası'nda Durmstrang'ın müdürü bir Ölüm Yiyen olarak karşımıza çıkıyordu. Yani okul biraz sakat bir okul.

Igor Karkaroff Durmstrang'ın Müdürüydü
Grindelwald'a geri dönelim. Karanlık deneyler yaptı diye okuldan atılan Grindelwald ile Dumbledore'un yolları kesiştiğinde henüz ikisi de çocuk yaşta sayılacak kadar gençler. Grindelwald 15, Dumbledore ise 17 yaşındaydı. Grindelwald'ın Ölüm Yadigarları'na olan takıntısı, onu Godric's Hollow'a sürüklediği esnada Dumbledore ile taşınıyorlar. Dumbledore ise dahi sayılan, kendi yaşıtları ve ötesiyle kıyaslandığı küçümsenmeyecek bir bilgi ve güce sahip olan genç bir büyücüyken, tıpkı kendisi gibi olan Grindelwald ile tanıştığında ve Grindelwald'ın karakteri gereğince çekici olan kişiliğine kapıldığında, ikisi arasındaki dostluk da başlamış oluyor. Ama Grindelwald'ın biraz egoist bir yapısı vardı. Büyücülerin, Muggle'lardan üstün olduğunu, onları yönetmeleri gerektiğini ve Muggle'ların hadlerini bilmeleri gerektiğine inanıyordu. Dumbledore, bir süre boyunca Grindelwald ile aynı düşünceleri paylaştı. Böylelikle iki büyücü, birbirlerini güçlenme konusunda daha da ileriye taşımış oldu.

Genç Dumbledore ve Grindelwald


Ölüm Yadigarlarına burada geri dönelim. Grindelwald ve Dumbledore, Ölüm Yadigarları konusunda büyük bir tutkuya sahipti. Görünmezlik Pelerini, Mürver Asa ve Diriltme Taşı, bu iki dost için çocukça bir tutku değildi elbet. Grindelwald, planlarını gerçekleştirmek için bu 3 objeyi de bulup ölümün efendisi olmayı kafasına koymuştu. Dumbledore ise bu konuda tamamen aynı fikirde olmasa bile Grindelwald'a karşı çıkmıyordu.

Zaten fasulyenin faydasına da burada geliyoruz. Bu iki arkadaşın bir şekilde yollarının ayrıldığının farkındayız. Peki ne oldu? Neden ayrıldılar?

Dostluklarının bitmesinin en birinci sebebi olarak Aberforth'u gösterebiliriz. Aberforth'u bilemeyenler için hatırlatalım. Kendisi Dumbledore'un ortanca kardeşi olur. Dumbledore en büyükleri, Abertforth ortanca, Ariana da en küçükleridir.

Aberforth Dumbledore
Aberforth, Dumbledore'un Grindelwald ile birlikte Godric's Hollow'u terk edeceğini öğrenir ve bunun sebebinin de Ölüm Yadigarları olmasını hazmedemez. Sonuçta bir kardeşleri vardı ve Dumbledore böyle bir şeyin peşinde koşarken Ariana yalnız ve bakıma muhtaç kalacaktı. Ariana'nın durumu da tehlikeli bir durum olacaktı. Söylenilen oydu ki, Ariana bir Obscurus idi ve sadece Muggle'lar için değil, herkes için tehlikeli bir insandı. Onun duygularını kontrol altında tutmak ve kendisi de dahil kimseye zarar vermemesi için ilgilenilmesi şarttı. Belli ki Aberforth tek başına bunun  altından kalkamazdı. Lakin Ariana'nın bir Obscurus olduğu bilgisi henüz doğrulanmış bir bilgi de değil. Yine de çok büyük olasılıkla problemi buydu bu kızcağızın.

Grindelwald ise buna karşı çıkmıştı. Kendisinin bir aptal olduğunu, amaçlarını anlayamadığını, amaçlarını yerine getirdikleri sürece Ariana'nın artık bir tehdit olmayacağını söylemişti. 

E iki genç erkek, kanları kaynıyor. Dururlar mı? Kavgaya tutuşuyorlar. Asalar çekiliyor ve Grindelwald, belki de ömrü hayatı boyunca yapacağı en büyük hatayı yapıyor. Aberforth'a Cruciatus Laneti atıyor. Bilindiği üzere affedilmez lanetler arasında olan bu büyü, uygulanan büyücüye derin bir acı vererek işkence çekmesine sebep oluyor.

Dumbledore artık bu noktada atıl duramıyor ve Grindelwald'a saldırmaya karar veriyor. Hayır, yoksa kardeşleri elden gidecek. 3'lü bir düello esnasında Ariana arada kalıyor ve ölüyor. Dumbledore bunu atlatamıyor ve Grindelwald ile arkadaşlığını kesiyor.

Ariana
Grindelwald ise, öyle ya da böyle Dumbledore'a değer veriyordu. Ariana'nın ölümü onu arkadaşından ediyor ve düşman kazandırıyor. Bir daha İngiltere'ye uğramıyor ama planlarından da vazgemiyor. Avrupa'nın her yerinde sıkıntı çıkarıyor.

Yıllar yılları kovalıyor. Dumbledore bu süreç içerisinde Grindelwald'dan uzak durmaya çalıştığı gibi, Grindelwald da Dumbledore'a bulaşmamaya gayret ediyor ama artık yaptıklarına Dumbledore göz yumamıyor. Sonunda onca ısrar ve baskıyı kabul ediyor ve Grindelwald ile yüzleşmeye karar veriyor. 

Çok büyük bir düello sonucunda, Dumbledore, Grindelwald'ı yeniyor ve onu, yine Grindelwald'ın yarattığı Nurmengard'a hapsediyor. Grindelwald, yıllar yıllar sonra Voldemort tarafından yine Nurmengard'da Mürver Asa hakkındaki sorgulamadan sonra öldürülüyor ve koskoca bir devir kapanıyor.

Peki Grindelwald ve Dumbledore arasındaki ilişki tam olarak neydi?

Birçoğumuz biliyoruz ki Rowling, Dumbledore'un gay olduğunu söylemişti. Birçok insan için şoke edici bir durum olsa da, Dumbledore'un büyük bir aşkı vardı: Grindelwald. Düşünebiliyor musunuz? Birisini çok seviyorsunuz, ama o gidip kardeşinizin ölmesine sebep olan bir dizi olayları başlatıyor. 

Belki de Dumbledore işte sıf bu yüzden mümkün mertebe Grindelwald'dan uzak durmaya çalışmıştı. Bu isteksizliği ve sevdiği adamla böyle bir şekilde karşılaşmama isteği yüzünden Grindelwald çok güçleniyor ve adeta bir ordu kuruyor. Grindelwald'ın Dumbledore'u, Dumbledore'un onu sevdiği gibi sevmediği bilinen bir şey. O daha çok böyle güçlü bir büyücüyü avcunun içinde tutup onu yönlendirmekten dolayı derin bir haz duyuyordu. Adam sosyopat çıktı kısacası.

Bir aşk düşünün, tüm hayatınızı derinden etkilesin ve tek bir güzel sonucu bile olmasın. O kadar imkansız ve o kadar kötü birisine aşık olmuşsunuz ki tüm aileniz paramparça olmuş, dağılmış ve siz seneler sonra bir aynanın karşısında 11 yaşındaki bir velede "çorap görüyorum. herkes bana kitap hediyor ama çoraplar daha önemi ehe ehe." diye bir şey söylemek zorunda kalın. Değdi mi bilinmez, ama aşk da laftan anlamaz. 

İşe bu yönden bakınca Dumbledore'un talihsiz bir hayat yaşadığı ortada. Adamcağız gün yüzü görememiş. Bir de Voldemort velediyle uğraştı durdu hayatı boyunca. Hakkını helal et Dumbledore, büyü dünyası sen olmasaydın bin kere batmıştı. 

Ha bu arada, Nurmengard ve diğer büyücü hapishaneleri hakkında daha fazla bilgi edinmek isterseniz : tık
Fantastik Canavarlar'da geçen karakterlerden devam etmek isterseniz : tık
Fantastik Canavarlar filmiyle alakalı inceleme okumak isterseniz : tık
Peki yazıda geçen Obscurus da neyin nesi? Öğrenmek için : tık

Asalar hakkında daha detaylı bilgi için tıklamayı unutmayın : tık
Okuduğunuz için teşekkür ederim. Bir sonraki yazımda görüşünceye dek, sevgiyle kalın :)
*Yazımı okuyup detaylarla alakalı dönen herkese teşekkür ederim. Okunduğumu bilmek, güzel tepkiler almak ve güzel eleştirilerde bulunulmak hoş bir duygu. Çok teşekkür ederim :)

Beni takip edebileceğiniz hesaplar:
Instagram
Twitter
Facebook

6 Aralık 2016 Salı

Queenie Goldstein - Fantastic Beast And Where To Find Them'in Çılgın Kızı

-- DİKKAT: BU YAZI BAZILARI İÇİN SPOILER KAPSAMINA GİREBİLİR! --

Fantastik Canavarlar ile birlikte hayatımıza giren, 20'li yaşlarında güzel bir kadın olan Queenie, ablası Tina ile birlikte MACUSA için çalışmakta olan bir cadı. Birçok büyücünün asla erişemeyeceği bir güçte olan bu kadının arkasındaki hikaye bana göre biraz daha derin. Bana kalırsa bu kadının hikayesi henüz bitmedi. 

Peki Queenie kimdir? Onu bu kadar özel yapan şey de nedir?

Queenie Goldstein

Queenie, fazla dikkat çekmese de oldukça yüksek empati gücüne sahip bir zihnefend'dir. Peki zihnifend nedir?
İngilizce adı Legilimency olan bu büyünün amacı, bir kimsenin zihni içinde gezip, düşüncelerine, hatıralarına, hissettiklerine göz gezdirmektir. Herkesin başarılı olamayacağı bu büyü dalı, gerçekten ama gerçekten usta büyücülerin kullanabileceği bir alan olmakla birlikte, yeteneğe de bağlıdır. Bu büyüyü gerçekleştirenlere de legilimens deniliyor. Bir nevi zihin okuma sanatı diyebiliriz. 

Peki bu bize nereden tanıdık geliyor? Hatırlarsanız 6. kitapta Snape, Harry'ye zihnini kapatması için ders veriyordu. Bu büyü sanatına da ne diyorduk? Zihinbend. Zihinbend, Zihnefend'in bir alt dalı gibi görülebilir. Zihinbend'de başkasının sizin zihninize girmesini engellerken, Zihinfend'de başkasının zihnine giriyorsunuz. Bildiğimiz üzere Snape çok iyi bir Zihinfend ve Zihinbend. Harry ise daha 16 yaşında bu denli karmaşık bir büyü yapısını kontrol etmekte elbette zorlanmıştı. 16 yaşında koskoca bir ergensin, duyguların limitlerinde. Gelmişler senden duygularını dizginlemeni bekliyorlar. Yapabilir misin? Yapamazsın. Fizyolojik olarak uygun değil bir kere.



Filmde zihnebend oluşu, Queenie'ye ayrı bir hava katıyor. Tıpkı kardeşi gibi MACUSA'da çalışan Queenie, bu yeteneğini çoğu zaman kendi işine geldiği gibi kullanıyor. En rahat şekilde anlatmak gerekirse, Fantastik Canavarlar'da Jacob'un hafızasını silecekleri sahnede, cebren ve hile ile görevliden sorumluluğu aldığı sahneyi söyleyebiliriz. Adamın kendi kız arkadaşını/karısını(tam olarak hatırlamıyorum) aldatıyor oluşunu Queenie çok rahat bir şekilde adamın zihninde gezinerek öğreniyor ve bunu ona karşı kullanarak Jacob'ı kurtarıyordu.

Queenine'nin biraz başına buyruk ve kural tanımaz olduğunu da görüyoruz. Önyargılarından sıyrılmış olan güzel bir kadın Queenie. Koskoca MACUSA tarafından yasaklanmış olan bir şey, bir Nomaj yani Muggle ile etkileşime girmek herkesin harcı olamaz, lakin Queenie bunu o denli normalmiş gibi yapıyor ki, bunun yasak olmaması gerektiğini daha iyi hissediyoruz. Jacob ile kurduğu duygusal bağ, filmin sonunda Jacob'ın tüm hatıralarının geri gelmesine vesile oluyordu hatırlarsanız. Queenie, son sahnede Jacob'ın o çok istediği pastanede soluğu alıyor ve Jacob ile göz göze geldiği an, Jacob her şeyi hatırlıyordu. En azından izleyiciye hissettirilen şey buydu.

Ne de tatlısın sen öyle, ne de klişesin ^.^


Tina'nın Queenie'den yaşça büyük olmasına rağmen, Queenie'nin daha fazla gelişmiş bir anaç yönü mevcut. Tina'nın kariyer odaklı yaşamasına destek olmak adına, yemek ve ev işlerinde daha fazla sorumluluk alıyordu. Queenie'nin güçlü bir büyücü olduğu, onun mütevazı duruşunda saklı olduğunu da az çok anlıyoruz. Düşünsenize, deli gibi zihin okuyabiliyorsunuz, bunun için büyülü sözcüklere ve asaya dahi ihtiyaç duymuyorsunuz. Böyle karmaşık bir büyüde bile büyülü sözlere ve asaya ihtiyaç duymayan bir kadın, daha basit büyüler için asaya veya büyülü sözlere ihtiyaç duyar mı? Belki duyar, ama bana göre duymaması çok daha mantıklı.

Burada belirtmek lazım ki, büyülü sözleri kullanmadan ve asasız bir şekilde büyü yapmak, Afrika'daki büyücülere has bir durum ya da ev cini gibi insan olmayan büyülü yaratıklara ait bir şey. Bir büyücünün, zihnini o şekilde eğitmedikten sonra, sözsüz asasız büyü yapması çok zor. Sadece duygularını üst noktaya taşırsa ve kontrol edemezse istemsiz bir şekilde bir şeyler yapabildiğine tanık olmuştuk. Harry'de bunu sık sık görüyorduk. Lakin bahsettiğim şey, kontrolü dahilinde büyü yapmak. Kısacası kontrollü bir şekilde asasız sözsüz büyü yapabilmek, güçlü büyücülerin, odaklanması yüksek büyücülerin eseri.

Son olarak eklemek isterim ki bana göre Tina'dan çok daha fazla ilgi çekici özellikleri olan ve daha fazla dikkat çeken bir karakter olan Queenie, başlı başına bir film bile yönetebilir. Tam romantik komedi filmlerinin aranan kadını gibi duruşu var. Siz ne dersiniz? 


Bu arada, Fantastik Canavarlar ile ilgili yazımı okumuş muydunuz? Linkini şuraya bırakıyorum: tık
Obscurus ile alakalı yazımı okudunuz mu? Okumayanlar için : tık
Büyücü Hapishaneleriyle alakalı yazım için : tık
Asalar hakkında detaylı bir yazı için: tık

Bir sonraki yazımda görüşene dek, sevgiyle kalın.

Beni takip edebileceğiniz hesaplar:
Instagram
Twitter
Facebook

5 Aralık 2016 Pazartesi

Finding Dory İncelemesi

Merhaba, oturup güzel bir film seyredeyim, şöyle kafamı çok yormasın, azıcık güldürsün, azıcık da mutlu etsin diyorsanız, son zamanlarda çıkan filmlerden bir tanesini önerebilirim:

Finding Dory! just keep swimming, just keep swimming! 

Finding Nemo (Kayıp Balık Nemo)'dan sonra uzunca bir süre ikincisini beklediğimiz bir yapımdı aslında. Neyi nasıl yaparlar bilmiyorduk. Sadece o evrende biraz daha vakit geçirmek istiyorduk.

Nemo'nun hikayesine baktığımız zaman aslında birçok şeyin yarım kaldığı da ortadaydı. Nemo'yu güvenle evine getirmiştik ama benim kafamı kurcalayan birkaç bir şey cevapsız kalmıştı.
1. Nemo'ya yardım eden grubun başına ne geldi?
2. Dory aslında kimdi? Nereden gelmişti? Ailesi kimdi?

Birinci sorunun cevabını da bu filmle birlikte kısmen almış olsak da, film aslında Dory'nin hayatını anlatarak bize gerekli her şeyi sunmuş oldu.
Dory'de kısa süreli hafıza kaybı denilen bir şey var. Bu bir kazayla alakalı değil anladığımız kadarıyla. Dory, henüz küçük bir çocukken de bu illetle boğuşuyordu.

Minik Dory - her şeyin de yavrusu güzel anacım

Dory'nin niye böyle bir sıkıntısı olduğunu bilmiyoruz, ama hayat, o ve etrafındakilere bu sebepten çok zor oluyor. Annesi ve babası da Dory ile alakalı endişelenenlerden. Kaliforniya dolaylarında yaşayan küçük Dory, anne ve babasıyla birlikte aslında bir deniz hastanesinde yaşıyordu. Marin a kısacası. Balıkları topluyorlar, iyileştiriyorlar. Bazılarını salıyorlar, bazılarını da alıyorlar başka yerlere gönderiyorlar.

Filmi izlerken, anne ve babasının özellike Dory ile ilgilenmekte oldukça sıkıntı çektiklerini, Dory'ye bir şey hissettirmemeye çalışsalar da bu hafıza kaybı meselesi yüzünden oldukça endişeli oldukları belli. Dory, bir gece uyanıyor ve annesinin ağlayarak "Ona ne olacak? Tek başına hayatta kalabilecek mi?" diye sorduğunu duyuyor. Babası Charlie, eşi Jenny'yi sakinleştirmek adına her şeyin yoluna gireceğini söyler. Dory ise annesini mutlu etmek için mor renkte deniz kabuğu bulmak için borulara çok yaklaşır ve kaçınılmaz son: Dory akıntıya kapılarak kaybolur.

Annesi ve babası, Dory'yi bulmak için önce karantinaya giderler, ama kızlarının orada da olmadığını görünce okyanusa gittiğini düşünerek okyanusa kaçarlar. Dory'nin deniz kabuklarını takip etmesini ümit ederek, gidebildikleri kadar uzağa giderek deniz kabukları yerleştirirler. Belli ki annesi ve babası Dory'nin bir gün eve geleceğine dair umutlarını yok etmek istemiyorlardı.

Dory ve Ailesi Charlie ve Jenny

Bu filmin bir başka güzel yanı da 3 güzel karakterle daha tanıştırması. Özellikle Hank, daha fazla sahne kapması sayesinde biraz daha ilgi alanımızda. Minik bir ahtapot gibi gözükse de belli ki okyanusta oldukça kötü zaman geçirmiş olan Hank'in en büyük korkusu bir insanın ona dokunması. Filmin belirli yerlerinde okyanusa geri dönmeyi kesinlikle istemediğini anlıyoruz. Zaten Dory'ye yardım etmesinin tek sebebi ise Dory'ye taktıkları turuncu etiket. Bu etikete sahip olan balıkların okyanusa geri bırakılmadığını söylüyor ve Dory'nin o etiketi vermesi karşığında, ona yardım edeceğini söylüyor. Dory, ısrarla etiketi vermese bile, en sonunda Hank'in etiketi hakettiğini düşünüp ona veriyor. Lakin Hank de artık Dory'nin büyüsüne kapılmıştı. Arkadaş edinmenin verdiği özgüvenle okyanusta yaşamaktan artık korkmayacaktı.

Dory ve Hank
Bir diğer taraftan Dory'nin balinacayı nasıl konuştuğunu da öğreniyoruz. Destiny, Dory'nın "pipe pal" yani boru arkadaşı olarak karşımıza çıkan bir balina. Birlikte konuşarak arkadaşlıklarını ilerleten Dory, Destiny sayesinde balinaca konuşuyor. Hatırlarsanız ilk filmde bu özelliği sayesinde oldukça değişik zamanlar geçiriyorlardı.
Bir diğer yandan, radar sistemini kullanmayı yeni yeni çözen Bailey var. Destiny ve Bailey, havuz komşusu. Bailey'nin bu filmdeki yeri de az değil açıkçası. Biraz abartı bir karakter gibi geldi, ama son sahnelerdeki abartılar için meğersem gerekliymiş. Ha o sahneleri de koymasalarmış filme aksiyon olarak ne koyacaklarmış? Hiçbir şey. Zaten ilk filme nazaran daha durgun, daha sade bir film olmuş. İlk film gerek yeni bir dünyayı tanıtması, gerek okyanus macerası, gerekse karakterler bakımından çok daha renkli ve daha komplikeydi. Burada birkaç tane basit karakterle filmi bitirmişler. Dory'nin sahnesi gerçekten fazlaydı. Yani Finding Dory koymuşlar filmi ama Dory'nin macerasını anlatan tatlı bir film olmuş. Marlin ve Nemo ise bu filmde 2. ve hatta 3. planda kalmış. Hakettiklerinden daha az yer kaplamışlar. Onların sahnelerini daha uzun tutabilirler, değişik aksiyonlara sokabilirlerdi bence. Ama yapmamayı tercih etmişler. Napalım, böyle de iyi olmuş.

Destiny and Bailey
Özet geçmek gerekirse, sıcacık bir hikaye, sıcacık bir macera. Bir önceki filmden karakterleri tekrar görmek, Marlin'in daha az korkusuz olması, Nemo'nun büyümüş olması veisare... Her şey yerindeydi. Çok büyük dramalar yoktu. Dory'nin durmadan kendisini eziklemesi dışında (evet bu kelimeyi kullandım) pek de kayda değer hüzünlü sahne yoktu.

Film, aileyi, dostluğu, vefayı ve sadakati anlatarak yeterince vermek istediği mesajı vermiş gibiydi. Gerçekten arkadaş grubuyla, eşle, dostla, sevdicekle, akrabayla birlikte izlenilesi bir film yapmışlar. Harcadığın vakte acımadığın, nasıl geçtiğini anlamadığın 1 saat 30 dakikalık mükemmel bir film çıkmış ortaya. Teşekkürler pixar.

Filmin sonunda, eğer uslu bir çocuk olup beklerseniz, Nemo'nun akvaryumdan kaçmasına yardım eden balıklarla alakalı bir sahne göreceksiniz. Bu da yazımın başındaki 1. sorunun cevabını bize veriyor. Sonunda akvaryumdan kaçmayı başaran ekip, nasıl Kim bilir belki üçüncüsü gelir. Kim bilir, belki de bu sefer Nemo onlara yardım edecektir. Yine de umarım bir başka film için 13 sene daha beklemeyiz. Malum ömür geçiyor pis Pixar!

Unutmadan bir kamu spotu koyalım: Bu filmler, okyanus hayatını desteklemek ve canlı türlerinin çeşitliliğine saygı duymaları açısından insanlara ders niteliğindedir. Buna rağmen, Finding Nemo çıktığı zaman tüm pethsoplar palyaço balıklarıyla, blue tang balıklarının satışında bir patlama olmuştu. Hayvanlar ait oldukları yerde, okyanusta güzel. Lütfen doğayı 3 ay bile bakamayacağınız bir heves için kurban etmeyiniz.


Hayat sizce de böyle daha güzel olmaz mıydı?

Bir sonraki yazıma dek, sevgiyle kalın :)

Beni takip edebileceğiniz hesaplar:
Instagram
Twitter
Facebook