7 Mayıs 2018 Pazartesi

Hayvanlardan Tanrılara: Sapiens İnsan Türünün Kısa Bir Tarihi Kitap İncelemesi

Merhaba,
Evrim konusunda ne düşünüyorsunuz? İnsanlar nasıl yaratıldı? İnsanların tarihi ne? Gerçekten bir tane Adem ve bir tane Havva mı vardı en başta? Yoksa uzun bir yolculuk muydu insanın yolculuğu?


İşte Sapiens size bu konuda ışık tutmayı amaçlayan bir kitap. Konuyla alakalı hiçbir bilgisi olmayan için de, çok şey bilen için de aydınlatıcı bir söz bütünü. Gerçi bu konuyla alakalı çok araştırmanız varsa ve daha evvelden birçok kitap okuduysanız, "Yahu bilmediğimiz şeyler değil ki bunlar zaten." diyebilirsiniz, ama zaten yazarın böyle bir çığır açma amacı yok olsa gerek. Onun için insanlık tarihine ışık tutmak ve çorbada tuzunun olması yeterli bir fırsatmış gibiydi.

Kitabı okurken en çok hoşuma giden şey, yazarın sizinle adeta sohbet eder gibi derdini anlatmasıydı. Üstelik her kültür için yazar belli başlı bazı örneklerini değiştirmiş. Mesela Türkiye'de çıkacak olan kitaplarda Türkiye ve çevresinden örnekler verilirken, Amerika için o coğrafyadan örnekler veriyor olması çok hoş bir detay. Bu sayede size bir şey anlatırken kendi kültürünüzle bağ kuruyorsunuz.

Bazı okurlar için anlatımı bir noktadan sonra monoton bir hâl alabiliyor. Okuyucu okurken oflayıp poflamaya başlıyor evet. Birçok arkadaşımdan başlayıp devamını getirmediğini duydum mesela. Sıkıcı gelebiliyor. Yazar burada çok insanların ilgisini canlı tutmayı başaramamış, doğru. Ben de okurken bazı yerlerde, "Bırakacağım galiba okumayı. Sıkıldım artık. Bitse şu..." dediğimi yakaladım. Kendimi okumaya zorladım açıkçası belli noktalarda... Kitap yarıda bırakılmaz :) Ama yapabilecek pek bir şey yok. Evrimin teorisi esasen ağır bir konu. Üstelik Yuval Noah Harari bunu günlük konuşma dili çevresinde anlatmaya çalışarak oldukça başarılı bir iş yaptı bana göre.

Eminim ki okuyan her insan bu kitaptan bir şey kazanacaktır. Neanderthallerin ülkemiz coğrafyasında yaşamış olması, Homo Sapiens tarafından nasıl ve neden alt edildiği, Homo Sapiens'in nasıl hayatta kaldığını öğrenmek, insanlık tarihinin evrimine yakından tanıklık etmek kadar güzel bir şey var mı? Üstelik bunu anlatırken kültürlerin de içine giriyorlar ve dinlerden tutun bilimsel çalışmaların zemine kadar birçok konuda örnekler vererek size açıklama yapılıyor.

Yine de eklemek lazım, naçizane uyarı: Siyasi konulara belki biraz burnunu fazla sokmuş olabilir. Siyasi konularla ilgilenmeyenler ya da doğruluğu tartışılacak olan bilgiler de vermiyor değil. Aynı zamanda Tanrı ile arasındaki kavgayı da kitaba biraz fazla taşımış olduğunu düşünüyorum.

Özetle herkesin bir şeyler bulabileceği, kızabileceği veya katılabileceği birçok bilgiyi barındıran bir kitap yazmış sayın yazar. Okunması gereken, bilinmesi gereken birçok bilgiyle süslenmiş. Şans verilmesi gerekir mi? Elbette ki.

Sapiens'i okuduktan sonra Homo Deus'u okumayı ihmal etmeyin. İnsanlığın geleceğine ışık tutulan bu kitapta da nereye gittiğimiz anlatılıyor.

Okuduğunuz için teşekkür ederim. Bir sonraki yazımda görüşünceye dek, sevgiyle kalın :)

Avangers: Infinity War Film İncelemesi

İşbu yazı spoiler içerir. Filmi izlemediyseniz sakince sayfayı kapatmanızı öneririm.

Drama yoğunluklu süper kahraman filmi. 

Thor Ragnarok izlerken hissettiğiniz o içten gelen eğlenme hissini hatırlıyor musunuz? Gittikçe Marvel filmlerinin renklileşmesi olsun, tatlı tatlı hikayenin anlatılması olsun... Böyle rengarenk görseller, tatlı güzel esprili sataşmalar vesaire, stres atmak için gittiğimiz film olmuştu Marvel filmleri.
Peki ya Infinity War? Daha ilk sahnesinde kaskatı kesilip 2 saat boyunca kasılmış halde kaldığım bir film oldu. Herkes ve her şey o kadar hızlı anlatıldı ve hatta belli noktalarda geçiştirildi ki (belki de zorunda kalındı), tek odaklandığımız şey Thanos olabildi.
İlk sahneden başlamak gerekirse, Loki'nin sonunda kendi geçmişini, ailesini kabul etmesi, Loki'liğini yapması ve kurtulamaması, açıkçası donup kalmama vesile oldu. Üzüldüm yahu. Daha ilk sahneden Loki öldü. Çat diye adam mı ölürmüş ya? Biraz hazırlasaydınız bizi. Sırf bu yüzden Loki'nin ölümü çarpıcı oldu. Açılışta adam kesmek, çok Game of Thrones gördüm seni Marvel.
Loki'nin kendisini iyilerden yana görmesi ve iyiler için çabalarken ölmesi, bence tüm bu Marvel macerası içinde Loki'yi onurlandırmanın en güzel yoluydu. Bu karakter başka türlü ölmemeliydi. Her daim içindeki o iyiliği, Avangers filmindeki durumunda bile görebiliyorken, bu karakteri abuk sabuk bir noktaya sokacaklarına, böyle güzel bir şekilde öldürerek veda ettirmeleri, bence izleyici için de çok hoş bir jest oldu.
Loki'nin son anda "We have a Hulk." demesi ve Hulk'in çıkması, Thanos'un bizim tatlı yeşil devimizi çatır çatır dövmesi ve Heimdall'ın son bir çabayla onu dünyaya yollaması ve bu yolda kendisini feda etmesi çok onurlu bir davranıştı. Heimdall'dan kimse daha azını beklemezdi. 


Banner'ın dünyaya inmesi, üstelik en inmesi gereken yere, Dr. Stange'in yanına inmesi ve devamında gelişen Iron Man ile Dr. Stange buluşması beklediğim kadar dinamik değildi. Vakit yoktu herhalde. 2 saate koca bir hikaye sığdırmaya çalışıyorlardı. Oldukça stresli bir filmdi ve biraz daha bu ikilinin birbirleriyle muhabbetini izlemek isterdim. Yine de tadında bırakmışlar, buna da şükür. 

Yapılan planlar, zibilyon milyon tane evren içinde bir tanesinde yendiklerini görmeleri ama onda da Quill'in salaklığına denk düşüp becerememiş gibi görünüyor olmaları filmin en ama en saçma yeriydi. Gamora'ya aşık olduğunu biliyoruz, onu gerçekten ok sevdiğini biliyoruz. Ama dostum, söz konusu evren be. Evren yani anlatabiliyor muyum? Öfke krizinin yeri miydi? 
Kaldı ki o kadar yapmacık ve saçma bir sahneydi ki, yemin ediyorum sadece öfkelenmemiz ve hikayenin kötü sonla bitmesi için yapılmış bir sahneydi. Hani adamlar hep birlikte oturmuşlar ve düşünmüşler. Biz bu filmi kötü sonda bitirmeliyiz. Bunu nasıl yapalım? En çarpıcı nasıl olur? İşte son dakika Peter Quill çıksın Gamora öldü diye krize girsin, tüm yapılan şeyler orada mahvolsun. Bu sayede Thanos kaçmayı başarsın. Orada Iron Man'i de pataklattırırız. Millet biraz korkar Iron Man de ölecek mi diye. O sırada Dr. Strange zaman taşını verir ve hop Thanos dünyadaki savaşa yetişir. Harika bir plan evet. Gerçekten çok başarılı. Gerçekten klişe ama başarılı. Daha görkemli bir sebepten yeniliyor olmalarını tercih ederdim. Adamın tekinin sevdiği kız öldü diye girdiği kriz sebebiyle evrendeki varlığın yarısı yok oldu. Tebrikler Quill, sen bir süper kahramansın.

Tüm bu sinir krizlik duruma rağmen, Dr. Strange'in o taşı o kadar kolay bir şekilde vermesinin sebebi, büyük olasılıkla öngördüğü geleceğin devam ediyor olmasından dolayıydı. Thanos'u en güçlü olduğu zaman yenmelerinin bir planı olmalı. Aralarından bir tek Iron Man'in kalması ise bu işte onun parmağının çok büyük olacağını gösteriyor.

Peki ya Hulk'a ne demeli? tüm film boyunca tek sahnede görünmesi ve Banner ile Hulk arasındaki tartışmalar yerindeydi. Ha çıkmadı diye çok sinirliyim, ama çıkmaması Thanos için daha iyi oldu. Çıksaydı birazcık daha uğraşırdı, ama yine de hakkını alacaktı. 

Thanos, çok güzel yaratılmış bir anti süper kahraman. Amacını net şekilde ortaya koydu. Ruh taşını alırken en sevdiğinden vazgeçti. Gamora'nın sevgisi bile onu durdurmaya yetmedi. Amacına hep sadık kaldı. Gereksiz ego ve öfkeyle hareket etmedi. Thanos'un sevilmesinin tek yanı da bence bu. Karaktere psikolojik olarak yaklaştığında, var olması beklenilen egoist yaklaşımdan ziyade, tüm evrenin iyiliği için çalıştığını iddia eden kararlı ve gözünü de karartmış bir adamın hareketlerini izledik. Hani sırf zevkinden adam öldürmüyordu. Evrenin buna ihtiyacı olduğunu biliyordu. O sebeple Thanos'un gittiği yol çok sağlamdı. Bu yüzden hiçbiri önünde duramadı. Bu irade kırılması kolay bir irade değildi. Zihni en az Thanos kadar güçlü olan, iradesi sağlam olan süper kahramanlar tarafından ancak durdurulabilirdi. Dr. Strange'in planı bir noktada çok sağlamdı. Her karakterin o savaş sahnesinde bir rolü vardı. Ama rolü olan karakterlerin iradeleri, Thanos kadar güçlü değildi. Bu bir irade savaşıydı ve Star Lord bu savaşta Thanos'a yenildi.

Bana kalırsa bu işin sonu Naruto Shippuuden gibi bitecek. Bir şekilde o gün, tüm taşlar elde edildikten sonra öldürülen herkes geri gelecek ve belki buna o güçlü iradeli Thanos razı geldiği için yapılacak. Ya da Thanos'u çatır çatır dövecekler. İkisinden biri. 

Peki filmde tüm kahramanlar hakettikleri kadar yer edilebildiler mi? Bence hayır. Black Widow olsun, Captain America olsun, Black Panther olsun, yeterli sahneye sahip değillerdi. Ama bu kadar fazla karakteri aynı filmde birleştirip, bu kadar kısıtlı bir zamanda yapabilecekleri her şeyi yapmış görünüyorlar.

Bir de filmin sonuna bakalım. End Credits'te gördüğümüz kadarıyla son dakikada Nick Fury birisini çağırdı. Logodan anladığımız kadarıyla bu kişi Captain Marvel. Thanos'u pataklayacak olan Captain Marvel olacak gibi gözüküyor.

Özetlemek gerekirse;
1. Orjinal Avangers ekibi kaybolmadı. Ağır toplar bir sonraki filmde daha fazla sahnede görülebilecek.
2. Captain Marvel geliyor. Thanos ile olan savaşının en efsanevi savaş olmasını bekliyorum.
3. Dr. Strange'in planı hala sürmek zorunda. Yoksa zaman taşı bir hiç uğruna gitmiş olacak ki bu istediğimiz en son şey.
4. Marvel harika bir karakter olan Thanos'u kazandırdı. İnsanlar Thanos'u seyrederken onunla empati kurmayı başarabildi.
5. Görsellik açısından film harika bir şölen sundu. Her karaktere gerekli ve yeterli vakti vermeye gayret göstermişler. 
6. Bana göre parmak şatlatma sonucunda ölen herkes teker teker geri dönecek. Bu kadar ekmek yedirecek karaktere veda edemezler. Tamam, birçoğuna veda edeceğimiz söylentisi yayılmıştı; ama bu şaşırtma olması ve beklenilen etkiyi daha güçlü kılması için yapılacak bir pazarlama tekniği olabilir gayet.

Okuduğunuz için teşekkür ederim. Bir sonraki yazımda görüşünceye dek; sevgiyle kalın :)


2 Ocak 2018 Salı

What Happened To Monday || Yedinci Hayat Film İncelemesi



Willem Dafoe deyince akan sular durur bende. Yedinci Hayat'ın ilk fragmanını gördüğüm zaman görünce yemin ederim elim ayağım titredi. Adamın rol kabiliyetini o kadar çok seviyorum. Zaten onu gördüğüm her yerde bi' geriliyorum. Benim için kötü karakter imajı için biçilmiş kaftan. Çok seviyorum. Spiderman'de sevdim, Two Souls'ta sevdim. Seviyorum işte napiyim. 

What Happened Monday, yani güzelim Tükçe'mizde Yedinci Hayat olarak çevrilen filmde de Willem Dafoe var diye hevesle geçtim oturdum ama kaç, birkaç sahnede mi vardı? Tam bir hayal kırıklığı. Ama hayal kırıklığı olmayan şey neydi biliyor musunuz? Başrolde Settman kardeşleri canlandıran Noomi Rapace. Ablacım sen 7 ayrı karakteri tek bir filmde ne de güzel oynamış ve canlandırmışsın. Seni tebrik etmemek elde değil gerçekten. Bu gibi filme en yakın örnek Split olsa gerek ama ikisi birbiriyle elbette ki kıyaslanmamalı. Split filmindeki muhabbet çok daha farklıydı, ama orada da birden fazla karakterin aynı anda canlandırılması söz konusuydu. Split kadar muntazam hisler bıraktı mı diye soracak olursanız hayır derim. Split eğer benim için 10 puan ise, What Happened To Monday benim için 7, bilemedin 8.


Ha puanı nereden kırdın derseniz, Dafoe'nun az olması, daha böyle aksiyon bekleyecekken bir türlü o beklediğim aksiyona girememeleri, beleş beleş ölmeleri ve içlerinden birinin suçlu çıkması şeklinde gösterebilirim. Çünkü gerçekten, senarist arkadaşlara buradan sesleniyorum, filmin yarım saatinden sonra tahmin edilen bir senaryo yazıyorsanız, kazandığınız paraya baktığınızı düşünüyoruz. Evet. Zaten spoiler'ın alasını filmin isminde vermişsiniz. Hani, esas amacınızın para kazanmak olduğunu bu kadar belli etmeyin yahu. Bi' heyecanlandırın bizi. Farklı bir amacınız varmış gibi hissedelim. Olmaz mı?

Biraz inceleyelim. Filmin konusu neydi? İleri zamanlarda dünya nüfusu o kadar artmıştı ki artık insanoğlu yediği kaba pisleyecek hale gelmişti. Bu durumda devletlerin yapabilecek bir şeyi kalmamıştı. Nüfusu kontrol altına almak için tek çocuk yasası devreye sokulmuştu. Ama GDO'lu ürünler yüzünden çoklu doğumlar artmıştı ve çoklu doğumlarda veya birden fazla kardeş olmaları durumunda çocuklardan sadece bir tanesi kalacak şeklinde toplanıyor ve onları daha iyi bir gelecek için dondurduklarını söylüyorlardı. Devlet politikası bu şekildeyken bizim Terrence Settman (Willem Dafoe)'ın kızı bir doğum gerçekleştirir. Doğumda 7 tane tek yumurta ikizi (yedizi?) dünyaya gelir ve Terrence her birine haftanın bir gününü isim olarak koyar. Monday, Tuesday, Wednesday, Thursday, Friday, Saturday ve Sunday. 



İkiz olmak, kardeş sahibi olmak yasak. Devlet gelip çocuğa el koyuyor ve ileriki yıllarda uyandırılmak üzere bu çocukların uyutulduğunu söylüyor. Tabi ki daha sonra bu çocukların aslında uyutulup yakılarak öldürüldüğü öğreniliyor. Bizim yedizler de toplanıp gönderilmesin diye her biri haftanın sadece bir günü dışarı çıkabilecek şekilde gizli bir hayat yaşamaya zorlanıyorlar. Her biri dışarıda aynı kızı canlandırıyor ve evin içinde kendi karakterlerine geri dönebiliyorlar. Böylelikle harika bir kariyere, harika bir dış görünüşe sahip olarak bu zamana kadar geliyorlar. Ta ki içlerinden biri bir gün gelmesi gerektiği saatte ortada gözükmeyene kadar. Daha sonra her biri, kaybolan kardeşlerini bulmak için dışarı çıkmak zorunda kalıyorlar ve öğreniliyor ki Monday hepsini satmış. Çünkü aşık olmuş. Çünkü hamile kalmış. Koskoca distopik bir ortamda Monday kendine ait, sadece kendine ait bir hayat istemiş. Bu sebepten dolayı da geride kalan altı kardeşini gözünü kırpmadan satmış. Özetle klişele olabilecek bir hikayeye döndürmüşler canım fikri. Hani, en azından bir pişmanlık, kardeşleri için üzülme falan görelim. Hayır. Çünkü yapılması gereken şey onun için çok basitti. İki tane bebeği olacaktı. Kardeşlerinden kurtulmalıydı. Böylelikle sevdiği adamla birlikte bir aile olabilecekti.

Yine de son zamanlarda çıkan filmlerin yanında, bu tarz orjinal filmleri görmek hoşuma gidiyor ne yalan söyleyeyim. Güzel kurgu, ama eksik sahneler söz konusu. Çok daha güzel aksiyon sahneleri konulabilirdi bana göre.

Okuduğunuz için teşekkür ederim. Bir sonraki yazımda görüşünceye dek sevgiyle kalın :)

30 Temmuz 2017 Pazar

Kimi No Na Wa || Your Name || Senin Adın Anime İncelemesi

İşbu blog yazısı spoylır içerir. Daha sonra küfretmeyiniz. :)

Hayao Miyazaki'nin elinden çıkma anime derken aslında 2 saatlik bir film. Klişe ama her daim tutacak olan bir hikaye. Taki ve Mitsuha'nın hikayelerine biraz daha yakından bakalım.


Öncelikle film, drama ve fantastik yapıt olarak geçiyor. Birbirlerinden çok farklı hayatları olan iki insanın mistik bir şekilde birbirleriyle bağlanmasını konu alıyor. Şöyle ki bir sabah Mitsuha adındaki Tokyo'nun civarında, şehir dışındaki bir kasabada oturan liseli kızımız gözlerini açtığında, Tokyo'da yaşayan kendisiyle aynı yaştaki bir çocuğun bedenine girmiş bir halde buluyor kendisini. Taki adındaki bu çocuğun hayatını yaşamaya çalışırken aynı şekilde Taki de Mitsuha'nın bedeninin içine girmiş ve onun hayatını yaşamaya başlamıştır. Haftada birkaç kere ruhları birbirlerinin bedenlerine geçen bu iki kişi, bir süre sonra telefonlarına yazdıkları notlar ile iletişime geçerek birbirlerinin hayatlarını idame etmelerinde büyük rol oynarlar ve birbirlerinin yaşam çizgilerini değiştirmeye başlarlar. Mitsuha'nın kasabasında o an için birkaç günlüğüne gözlemlenecek bir kuyruklu yıldız vakası söz konusudur ve Mitsuha bir vücut değiştirme seansında Taki'ye part time olarak çalıştığı yerdeki senpai'siyle bir randevu ayarladığını ve randevunun sonunda kuyruklu yıldızı izleyebileceklerini not bırakır. Taki, kızla buluşur ama günün sonunda kuyruklu yıldız görünmez. Üstelik telefonla aradığında Mitsuha'ya da ulaşamamıştır. (ki bana göre daha önce neden telefonlaşmadılar veya mesajlaşmadılar hayret.)

Taki bu işin peşini bırakmaz, ama Mitsuha'nın nerede yaşadığını da bilememektedir. Elinde sadece bir manzara görüntüsü vardır. Tokyo civarındaki kasabaları araştırırken bunun 3 sene önce kuyruklu yıldız tarafından yok edilen bir kasabaya ait manzara olduğunu ve o kasabadaki 500 kişinin 3 sene önceki kuyruklu yıldız faciasında hayatını kaybettiğini, Mitsuha'nın da onlardan biri olduğunu öğrenir. Mitsuha ile son kez bir araya gelmek için ibadet ettikleri kraterin ortasında yer alan tapınağa gider ve daha evvel Mitsuha'nın bedenindeyken oraya bıraktığı, Mitsuha'nın tanrıya adak sunmak için yaptığı sakeyi bularak bir yudum alır.

Bir şekilde tekrardan Mitsuha'nın bedenine girmeyi başarınca, kasabalıları ve en yakın arkadaşlarını uyararak büyük bir felaketin önlenmesine yardımcı olur ve gün sonunda ibadet edilen yere giderek Mitsuha ile aynı zaman dilimine geçmeyi başarır. Ruhları tekrar orijinal bedenlerine dönerken ikili birbirlerini unutmamak ve daha sonra buluşabilmek adına avuç içlerine isimlerini yazarlar ama daha Taki kendi ismini yazarken zaman dolar ve zaman döngüsü tekrardan kırılır. Mitsuhi, Taki'yi unutmamaya gayret ederek Taki'nin ona söylediğini yapar ve kasabalıları kurtarmayı başarır. Bu esnada avucunun içine baktığında Taki'nin ismini değil de "Seni seviyorum." yazısını bulur. Ne yazık ki  gün sonunda hem Taki hem de Mitsuhi birbirlerini hatırlayamamaktadır. Birbirlerine dair hiçbir anıları kalmamakla birlikte kalplerinde bir boşluk oluşur ve 8 sene boyunca o boşlukla birbirlerini çok sevdiklerini ama hatırlayamadıklarını bilerek yaşamak zorunda kalırlar. Ta ki 8 sene sonra yan yana giden 2 trende birbirlerini görene kadar. 

Birbirlerini hatırlayamasalar bile bir şekilde bir yerde tanıştıklarını hissederler ve Taki bir cesaret Mitsua'ya adım atarak konuşmaya başlar. Film de burada biter.

Klasik bir Body Swap filmi olarak ekstradan zaman kırılımını da içine alınca kurgusu inanılmaz güzel bir romantik film ortaya koymuş oldular. Çok güzel, çok naif, tatlı bir hikaye izlemek isteyenler için ara ara başvurulabilecek bir film olmakla birlikte 2016 yapımı olması da çizimlerinin en son kalitede olmasına olanak sağlamış. Yürek ısıtan, sevgiyi, aşkı sorgulatan, insanların arasındaki bağı ve gücünü anımsatan bir film olarak listemizde yer almış oldu. Yayında ve yapımda emeği geçenlere çok teşekkür ederiz.

Bu tarz filmlerden hoşlanabileceğinizi düşünüyorsanız şöyle bir link bırakıyorum. Imdb'nin body swap movie listesi: tık
Bu listede aynı bu şekilde romantik temalı olduğu gibi gerilim temalı filmler de mevcut. Mutlaka içlerinden birini izlemişsinizdir veya izlerseniz beğenebilirsiniz.

Okuduğunuz için teşekkür ederim. Bir sonraki yazımda görüşünceye dek sevgiyle kalın.

Bana ulaşabileceğiniz sosyal medya hesapları için:
Instagram
Twitter
Facebook

Atomic Blonde || Sarışın Bomba Film İncelemesi

Başrollerinde Charlize Theron ve James McAvoy'un oynadığı, konusuyla bizi heyecanlandıran bir filmdi Atomic Blonde. Peki gerçekten heyecanlanmaya değecek bir film miydi?

1989 yılındaki soğuk savaşın son demleri olarak kabul edilen, Almanya'daki duvarın ha yıkıldı ya yıkılacak dediğimiz bir noktasında çok klişe bir amaçla başlıyor film. Birçok ajan hikayesinde olduğu gibi bir birçok ajanın kimliğinin olduğu bir lise Almanya'nın soğuk sokaklarında cirit atmaktadır ve o listenin varlığı düşmanın yanın KGB ajanlarının eline geçerse Avrupa ve Amerika ayvayı yiyecektir. Birçok ajan ve ailesinin hayatı tehlikededir. Listeyi bulup getirmekle görevli olan ajan ise görevi başında bir KGB ajanı tarafından öldürülür ve listeyi geri getirmesi için bizim Chalize Theron'un canlandırdığı ajanımıza görev verilir, ama görev sadece bu değildir. Ortada bir önceki ajanın ölmesine sebep olan bir hain vardır ve bu hainin kim olduğu da ortaya çıkarılmalıdır. 


 Birinci yarı ve ikinci yarıya dengeli bir biçimde yedirdikleri aksiyon sahneleri sayesinde bazı eleştirenlerin aksine durgunlaştığına inanmadığım, birçok filme nazaran çok daha gerçekçi dövüş sahnelerine sahip olan bir filmdi ve her anından keyif aldığımı söylemek isterim. Zaten James McAvoy'un Split ile birlikte oynadığı karakterleri ne denli mükemmel bir şekilde ekrana koyduğu tartışılmaz bir gerçekken Charlize Theron gerçeği de filmin güzel bir şey olacağını düşünmemize yetmişti. 

Ama ben bunların yanısıra dikkat etmenizi istediğim başka bir şey var ki o da o karanlık atmosfere hiç uymayan ve tezatlık sağlayarak adeta filmden daha fazla keyif almanızı sağlayan yazıları ve müzik seçimleriydi. Birçok filmin soundtrack listesi başarılıdır ama dönemi bu kadar anlatacak ve o aksiyon sahnelerine bu denli gidecek bir soundtrack listesini kim akıl ettiyse, elini yüzünü öpmek lazım. Keza o filmler olmasaydı da aksiyon sahnesi, şöyle hareketli iki bir şey koyalım yeter diye düşünülseydi, 2 saate yakın bir çöp izleyeceğimize sizi temin ederim. 

Tabi ki ters köşe işlerin olması da oldukça güzel ayarlanmıştı. Keza birçoğumuzun tahmin edemeyeceği şekilde filmin bitmesi, oldukça büyük bir haz verdi. 

Özetle gidin izleyin, kaçırmayın bu filmi. Size gayet güzel 2 saat sunacağına ben kefilim.


Ha bu arada, Charlize için, yaşlanıyor artık falan diyenlerin olduğunu duydum. Adam adam! Sen o kadının yaşlanmasına kurban ol be. İnsan ol da gel önce. Eleştiri olsun diye kadın yaşlanıyor demek nedir? Işığı güzel kullanamamışlar de, çok seksist yapmışlar de ki bir ajan için çok dikkat çekici giyiniyordu yer yer. Bana göre de kadının seksiliğinden biraz fazla yararlanılmış, ama en azından Wonder Woman'daki gibi boş beleş bakışlı mal bir kız gibi sadece vücudunu kullanmıyordu.

Dövüş sahnelerinin gerçekçiliğinden bahsetmeden de yazımı bitirmeyeyim. Hani aksiyon filmi seyredersiniz ve filmin sonunda sadece adamın kaşında hafif bir yara vardır ya da dudağına ufacık bir yara koyarlar ya. Ha ha! HAHAHAHA! İzleyin de görün derim. Çok başarılı bir film olmuş. 



Filmin başlangıcında +18 ve cinsellik öğelerini göreceksiniz evet ama Game Of Thrones izleyen nesle biraz tırt gelebilir.

Ha bu arada soundtrack'lerden söz ettim: Spotify 
Okuduğunuz için teşekkür ederim. Bir sonraki yazımda görüşünceye dek sevgiyle kalın.

Bana ulaşacabileceğiniz sosyal mecralar:

23 Temmuz 2017 Pazar

Dunkirk Film İncelemesi



Bir insana gerçekten savaş nedir sorusunun cevabını üç aşağı beş yukarı cevaplandıracak bir filmdi Dunkirk. Üstelik de Christopher Nolan'ın filmi olunca ve ikinci üniversite olarak da Uluslararası İlişkiler okuyunca ve dünya tarihinin geçirdiği savaşlar ve siyasi dengeler konusunda biraz bilgi sahibi olmaya başlayınca ister istemez merak konusu oluyor. Gidip izleyelim dedik ve heyecanla yerlerimize oturduk. 

Bu noktada Dunkirk'in muhabbeti nedir bilmeyenler için ufak bir bilgilendirme vermem lazım. Aslında Google'da aratsanız da çok rahatlıkla bulabileceğiniz bir bilgi paylaşıyor olacağım. 2. Dünya Savaşı sırasında Dunkirk adlı şehrin sahil kısmında İngiliz ve Fransız askerleri sıkışıyor. Almanya onları oraya kadar ittirmiş. Derken Hitler birden ordularına tankları durdurmalarını söylüyor. Ve işte bu esnada İngiliz ve Fransızlar orada sıkışmış olan askerlerini kurtarmak için bir tahliye çalışması başlatıyorlar ama tabii ki hiç kolay değil. Hava saldırılarından, bombalardan gemilerini kurtarmaları gerekiyor. Nitekim kurtaramıyorlar. Çok fazla kayıp veriyorlar, ama aynı zamanda binlerce askeri kurtarmayı da başarıyorlar. Hitler'in tankları durdurma emri vermesi sayesinde, binlerce, yüzlerce asker kurtulmuş oluyor ve savaşın seyrini değiştiren bir umut aşılanmasına sebep oluyor.

Almanya tarafının düşman olarak gösterildiği ve İngiliz ve Fransızların tarafından anlatılan bir film olduğunu dikkat çekmek isterim. Zaten direkt olarak düşman olarak hitap ediliyor. Doğal olarak en başta gergin başlıyorsunuz. 3 farklı olayı anlatıyor film. Bir tanesi, Dunkirk sahiline sıkışmış ve gemi ve teknelerle kaçmaya çalışan İngiliz ve Fransız askerlerini, bir tanesi bir İngiliz pilotunun o an havada yaşadığı çatışmayı ve diğeri de Dunkirk'teki askerleri kurtarmak için Moonstone adındaki yatını Dunkirk'e götüren baba ile oğluyla, yanlarındaki bir çocuğun hikayesi.



İsimler zaten önemsizdi. Önemli olan şey, savaşın nasıl olabileceğini anlatmaları. Sahile sıkışmış ve içecek su bile bulamamanın çilesini, gencecik yaşlarında Almanlarla savaşmak zorunda kalmaları vs. Bir pilotun kahraman olması ve ölüm ile kahramanlık arasındaki o ince çizgide nasıl dans ettiğini, diğeri ise, milleti için her şeyi yapmaya karar vermiş sivil bir vatandaş. 

Belirtmem gerekir ki film gerçekten karanlık, karamsar ve bazılarınca sıkıcı sayılabilecek derecede ağır. Hatta bazılarına öyle ağır geldi ki filmin yarısında sinema salonunu terk edip bir daha gelmeyenlerin sayısı da çok fazla. Hayır Imax film bileti alıp yarısında çıkabilecek kadar zenginlik varsa zaten bizde helal olsun diyorum. Ben o kadar zengin değilim :P

Bomba ve silah seslerinin kafanızın içine ettiği, gerçekten sizi yer yer geren sahnelerle gitmek istiyorum devamını görmek istemiyorum, bu kadar da talihsizlik olmaz diye isyan ettiğiniz bir filmdi. Sonuç olarak sinema salonunda izlemezseniz, belki de vermesi gereken etkiyi tam olarak veremeyecek olan bir filmdi ve özetle Christopher Nolan adını duydunuz diye ikinci bir Interstellar, The Dark Knight vakası yaşayacağınızı düşünmemeniz gereken gerçekçi ve tarihi ögeleri bol olan, film bittiği zaman sizi derin düşüncelerle bırakan ve belki de izlediğiniz için pişman olabileceğiniz kadar olayları çıplak bir şekilde gözler önüne koyan bir filmdi. 

Sonra uyarmadı demeyin.

Okuduğunuz için teşekkür ederim. Bir sonraki yazımda görüşünceye dek, sevgiyle kalın :)

Bana ulaşabileceğiniz sosyal medya hesapları için:

17 Temmuz 2017 Pazartesi

Spider Man Homecoming Film İncelemesi

"Büyük güçler büyük sorumluluklar getirir." 
Hatırladınız mı bu sözü?


Çünkü filmde bu cümleye ait hiçbir şey yoktu. Büyürken izlediğimiz bildiğimiz Spider Man'le hiçbir alakası olmayan bir Spider Man olması yüzünden, gerçekten ama gerçekten önyargılarımdan kurtulamayarak filme gittiğimi söylemem lazım. Seksi May Hala, olmayan Ben Amca, ne alaka abi bunlar ne yapıyorlar diye bir önceki Marvel filmlerinde zaten yeterince düşündüğüm için, bir ara gitmesem mi acaba bile dedim. Yalan söylemiyorum. Ha ama ne oldu? Gittim. Pişman oldum mu? Kesinlikle hayır.
Şöyle başlayalım. Bu yazıyı okuyan herkesin haldır haldır Marvel okuduğunu düşünmeden yazalım. 20'li, 30'lu yaşlarını süren her evlat bilirdi ki Fox Kids'te Spider Man vardı. Bizler Spider Man'i böyle tanıdık bildik. Gazeteci Peter Parker, liseden beri aşık olduğu Mary Jane ile ilişkisini belli bir noktada tutmaya çalışırken aynı zamanda kötülerle savaşmaya çalışırdı. İnsanlara iyilik yapmaya çalışırken hayatındaki zorluklarla başetmeye çalışırdı. Mary Jane ile evlenmesi, onu kaybetmesi vesaire vesaire biz çizgi film kuşağı bebeleri belki de Spider Man ile çoğumuz ilk böyle tanıştı. Tobey Maguire de bizim ergenlik dönemimize denk gelen Spider Man filmiydi. Kırmızı kostümüyle ilk defa beyaz perdede onu görmüş ve büyük bir gücün neden büyük sorumluluklar getirdiğini öğrenmiştik. Daha gerçekçi, daha karanlık bir hava içinde, Mary Jane'ye ulaşmaya çalışması ve vicdanı arasında, sorumluluk arasında Mary Jane'yi hep ihmal edişini gördük. Maviş gözlerindeki o tribi gördük, onunla birlikte üzüldük. Hem biraz daha gerçekçiydi. Bir kere bildiğimiz gibi öyle ağ kapsülleri falan yoktu. Kendi ağınını kendi vücudundan atıyordu. Goblin'le savaşı yeterince zordu. Dr. Octopus zaten zordu. Hepsi kendi hayatındaki değer verdiği insanlardı. 3. filmi sallayın. 


Sonra Amazing Spider Man geldi ki hiç izlemedim. Ben bilmiyorum. Yorumunu dahi yapamam. Onu es geçiyorum. 

Hep istedik ki, Spider Man'in bitmemiş olan öyküsü tekrardan gelsin, biz sevenleri tekrardan onun maceralarıyla şenlenelim ve sonunda Marvel çok şükür ki bunu başardı. Captain America ve Iron Man'in it dalaşının anlatıldığı filmde, azıcık bile olsa Spider Man'i görmüştük ve o da ne? Yine farklıydı. Gözler Tobey diye ağlarken sümüklünün tekini Spider Man yapmışlar çocuk savaşmanın ne olduğunu bile anlamadığı gibi Spider Man'i komple eziklemişlerdi. Bunu nereden anlıyoruz? Kendi filmi çıktıği zaman Osbourne Corp, ne Ben amca, ne tatlı May Hala, hiçbiri yoktu. Kadın bir kere seksi. O ne öyle? Tony Stark bile asılacaktı kadına da son anda tekrardan Pepper ile birleştirdiler onu. Şahsen rahatladım. Tony Stark'ın enişte olmasını kaldıramazdım.

Homecoming, en muhteşem Marvel filmi değil belki de ama en azından güldürdü. Captain America'nın videolarının durmadan cirit attığı, ergen bir veledin babasına kendisini ispat etme çabası gibi Peter'ın Tony'ye ben büyüdüm'ü ispatlama çabası, merdiven altı ağ yaratması, onları kullanması vs. biraz bildiğimiz, biraz cıvıl cıvıl olan Spider Man ile tanışmıştık sonunda. Ben yine de ailemizin Spider Man'inin geçim sıkıntısı çeken, sorumlulukları altında ezilen ve Mary Jane'ye geri dönülemez bir aşkla bağlı olan Spider Man olmasını isterdim. Gerçi Tony Stark ile bu mümkün değil elbette.

Ve her şeyden öte, adamların durmadan Spider Man'i ezmesi? Neymiş efendim Captain America isteseymiş onu sümük gibi yere yapıştırırmış. Ee abi o zaman bu çocuğa niye film yaptınız? Amerikan Aile filmi gibi ne oturttunuz bizi de izlettiniz bunu? Biz Spider Man'den çok şey bekliyorduk. Özellikle de ben. 

En azından kararan Marvel dünyasına biraz bile olsa komiklik, biraz neşe saçtı. Çok şükür gerçekten ihtiyacımız vardı.

Ama bir şey vardı ki... Kostümü hacklemeye başardıktan sonra Karen adını verdiği AI ile tanışması... İşte filmi asıl eğlenceli yapan kısım buydu. Karen, en olmadık zamanda Peter'ın kulağına "kızı sevdiğini söyle. işte tam zamanı." derken, aynı zamanda ona durmadan öldürmeyi teklif etmesiyle, sıradan bir arkadaş gibi muhabbet edebilmesiyle, Spider Man tamamen benim kafamdaki algıdan çıktı. Artık Tobey yoktu kafamda. Artık goygoy yapan bu ergeni, bir AI ile birlikte suçluların peşine düşlerken Tony Stark'tan götüm götüm kaçan bu ergene kanımız ısınmıştı bir şekilde. 

Hareketlere bak hareketlere. Bebesin oğlum sen bu neyin tribi?
Ve tabi ki son sahnede Captain America'nın tekrar çıkıp, sabırla alakalı bir şey zırlavalaması ve daha bunlardan ne kadar çekmesi gerektiğine dair serzenişi de bize bir sonraki filme dair hiçbir şey vermemesi... Dakikalarca bekle bekle, Captain America zırvası dinle sonra Spider Man geri dönecek yazsınlar alta. 

VAY ARKADAŞ YAA NASIL DÜŞÜNEMEDİK Kİ BİZ BUNU? 
Gerçekten! İyi ki yazdınız yoksa biz anlamazdık Spider Man'in devamının geleceğini. Canın sağ olsun be Captain America, zaten sıkıntın büyük. 

Sırada Thor var. Onun da biliyorsunuz Doctor Strange ile bir muhabbeti olmuştu. Şimdi sıradaki film o. Heyecanla onu bekliyoruz.


Özet geçelim dersek eğer, Spider Man Homecoming, gerçekten güldürme potansiyeli sayesinde sıralamada üstlere çıkmış bir film oldu. Spider Man konseptine biraz can biraz kan getirdi. Bir sonraki filmde belki ergenimiz daha da büyüyecek ve biz belki, umarım, ergen yerine gerçek bir erkeği ve onun alacağı ciddi kararları izleyeceğiz. Umuyorum yani en azından. Ama bu hali de en azından neydi ne oldu dememiz açısından bir başlangıç sayılacaktır.

Not: Gördüğünüz gibi kötü karakterden falan hiç söz etmedim. Keza bence pek de konuşulacak bir yanı yoktu. Ergen bir çocuğun idare edebilecek sıfatta bir karakteri koymuşlar işte. Meh.
Okuduğunuz için teşekkür ederim. Bir sonraki yazımda görüşünceye dek, sevgiyle kalın :)

Bana ulaşabileceğiniz sosyal mecralar:
Instagram
Twitter
Facebook